Ana içeriğe atla

Minimalizm Üzerine Düşünceler

medium.com/@papazucuran'dan alıntıdır.

"la semplicità è la sofisticazione finale." Leonardo Da Vinci




Doğa bilimleri veya mühendislik okumuşlar bilir, doğada herhangi bir süreç minimum enerjiyi harcanıp, sistemdeki  düzensizlik artacak şekilde gerçekleşir. Fakat şu bir gerçektir ki minimum enerji demek kolaycılık demek de değildir. Olması gerekenden ne bir fazlası ne de bir eksiği demektir. Tüm doğa yasaları bunun üzerine kuruludur.

Fizik yasalarını anlatan matematiksel ifadeler için de bu böyledir. Tüm fizik kuramları çok basit ve bir o kadar da estetik fikirler üzerine kuruludur ve bunların matematiksel ifadeleri de aynı şekilde basit ve estetiktir. Bilimde Occam'ın usturası denilen bir ilke vardır ve tam da bu mantığı yansıtır.

Sanat ve mimaride minimalizm işte bu çizgiyi temsil ediyor. Takdirle karşılıyorum. İnsanlığın doğayı Aydınlanma ile daha iyi anladığı göz önüne alınırsa, minimalizmin de modernitenin bir çocuğu olmasına şaşmamak lazım. Sadelik, abartıdan uzaklık ve bir o kadar işlerlik ve insanın ruhuna hitap etme... Bu noktada İzmir Mimarlar Odası'nın yayınladığı Ege Mimarlık dergisinin şu kısmı gayet aydınlatıcı.


Buraya kadar her şey mükemmel gibi. Fakat insanoğlu durmuyor. Sadeliğin doğal temellerinden koparılıp fetişleştirilmesi sonucu bu sefer Pürizm denen bir anlayış ortaya çıkıyor ve her şey tepe taklak gitmeye başlıyor. "Less is More" diye formüle edilen bu akımda artık eserdeki unsurlar göründüğü gibi algılanmalı ve zihinde başka anlamlar yaratmamalı fikrini besliyor(1). Bunun üzerine artık sadece geometrik şekillerden ve düz renklerden oluşan plastik sanatlar ve birbirini takip eden basit ritim ve akorlardan oluşan bir müzik ortaya çıkıyor. Bunun estetik olduğu iddia edilip böyle anlaşılması bekleniyor. İndirgemecilik sadelik diye yutturuluyor.

Ama insanlık yerinde durmuyor ve işin bokunu çıkarıp, rezillikte sınır tanımayarak minimalizmin de post'unu icat ediyor. Post-minimalizm veya bir diğer anlaşıldığı şekilde kavramsal sanat ise, aslen minimalizmin oturduğu düzlemin tamamen reddi ve tam da doğaya dayanarak ayakları üzerinde duran bir estetik anlayışı tekrar baş aşağı edip ucubeliği sanat diye yutturmanın adı oluyor. Çünkü post-minimalizm, "sanatçının sanat icrası olarak addettiği her eylem veya sanat eseri dediği her nesne insanlık tarafından sorgulanmamalı, estetik açıdan bir teste tabi tutulmamalı yani bunlar sanatçının dediği gibi/öyleymiş gibi kabul edilmeli" görüşüne dayanıyor. Dolayısıyla bir muhteremin ilk 31'ini çektiği peçete sanat eseri olarak sergilenebiliyor.

Günümüzde bu akım İKEA sağolsun iç mimarimize girdi ve ayrıca Apple tasarımcılarının öncülüğünde teknoloji dünyasında web ve kullanıcı arayüzlerindeki görsel ögelerin tasarımında rahatlıkla gözlemlenebiliyor. Birbaşka deyişle minimalizm, kullanıcıyı yormayan ve bir o kadar da fonksiyonel, bakımı ve onarımı basit nesneler yaratmaya dayanıyor.

Peki bütün bunlar neden böyle lanse ediliyorlar. Daha açık olursak insanlar hem estetik duygularına hitap eden hem de işlerini kolaylaştıran bu tasarımlara rağbet gösteriyorlar evet ama piyasa neden kendisini buna göre biçimlendiriyor?

Burada işin ekonomi-politik boyutu devreye giriyor. Minimalizmin asıl hedefi olan, mesai saatleri artan, kentli ve de özellikle beyaz yakalı kesim, son mobil cihaz devrimi diyebileceğimiz akıllı telefon ve tabletlerin yaygın kullanımıyla beraber iş dünyasının 7/24 içinde yaşıyor. Her an her saat müşteri/patron/yönetici tarafından aranıp, her an iş maillerini kontrol edebilecek şekilde "hazır olda" yaşatılıyorlar. Hatta belki de bir çalışandan daha fazlası olmadığı fikri.Kafasında çalışan kişi olduğu fikri sürekli canlı tutuluyor. Bunları ne kadar hızlı yaparsa birim zamanda üreteceği artı değer de doğallığıyla artıyor. Çalışanın sömürüsü acı çektirilmeden maksimize ediliyor.

Bütün bunlar olurken şahısların evlerinde, yemek yapmak, temizlik yapmak gibi işlerle daha az uğraşmaları, daha kısa sürede eğlence ve dinlenme imkanlarına kavuşmaları gerekiyor. Çünkü bunlar emeğin yeniden üretilmesi sürecinde hayati öneme sahip ve sermaye tarafından ne yazık ki ve şükürler olsun ki göz ardı edilemiyorlar. Kısaca günlük yaşam pratiklerine ayrılan zamanların azalması sermaye açısından hayati öneme sahip. Henüz ülkemizde bir çoğu lüks olan bu imkanlar yavaş yavaş piyasada önemli yerler kaplamaya başlıyor.

Şimdi denilebilir ki bunlar aslında iyi şeyler değil mi? Kişilerin yaşam standartları yükseliyor. Bu denilenler bir yere kadar doğru ancak kazın ayağı tamamen de öyle değil. İçinde bulunduğumuz düzen bireylerin çalışma süreçlerine ve gündelik yaşamın zorunlu pratiklerine ayırdığı süreyi minimize ederek kendilerini gerçekleştirmek için kullanacakları süreyi artırmayı düşünen bir sistem olsaydı bu deniler tamamıyla haklı karşı çıkışlar olacaktı. Ancak şu bir gerçek ki eskiden sadece mavi yakalılara uygulanan sömürü yöntemleri bugün özellikle plaza çalışanlarının oluşturduğu beyaz yakalılara da bariz bir biçimde uygulanıyor. Bunlar olurken teknolojinin ilerlemesi insanlığın geniş kesimlerine sadece fayda sağlayan bir muhtevaya sahip olmuyor haliyle. Buna paralel olarak estetik kaygıların değişmesi de pek insanlık hayrına yönde olmuyor.

Mükâlemeyi kısa tutmak babında yazıyı burada sonlandıralım artık. İş bu yazı sadece bir yazarak düşünme aktivitesi olduğundan içinde tutarsızlıklar bulunması çok doğaldır. Maksadımız bu aktiviteyi daha fazla insanla beraber yapabilmektir.

Dip Notlar:

(1) Burada Marx'ın "Her şey görüldüğü gibi olsaydı bilime gerek kalmazdı" sözü aklıma geliyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mate'li Ubuntu 14.04.1: Aslı Varken Taklidine Kim Bakar?

Malumu olanlar bilir, Ubuntu 14.04 sürümünden beri Linux Mint ekibinin geliştirdiği Gnome 2 çatallaması Mate masaüstü ortamını da portföyüne ekledi.

Hafif ve eskiden beri Gnome kullanan gavurcası "geek user" diye tabir edilen kitleye hitap eden bu nostaljik masaüstü, Gnome 3 ile gelen Ubuntu'nun  Unity ve Gnome Shell arayüzlerine ısınamayan bu kitleye ilaç gibi gelmişti. Birlikte doğan kardeşi Cinnamon ise bir Gnome Shell çatallaması olarak doğdu fakat sonradan büyük ilgi görünce Linux Mint ekibi işi büyütüp ayrı bir masaüstü ortamına dönüştürdü Cinnamon'u.

MacOS ile Dört Ay

Mac’e geçişimin üzerinden dört ay geçmiş ve ben fark ettim ki bundan hiç bahsetmedim. Ben de bu işi dört ay sonra yapayım dedim. Bu yazacaklarım profesyonel bir karşılaştırma yazısından daha çok gündelik kullanımlarda hayatımda nelerin değiştiğini tespit etmekten başka bir şey değil. Böylece son-kullanıcı tartışmalarına da bir yönüyle katkıda bulunmak istedim.

Linux Mint 17 Qiana RC izlenimleri ve Masaüstüm

Her LTS sürümü ayrı bir heyecandır. Ubuntu 14.04 LTS (Long Term Supported) sürümü geçen ay yayınlandıktan sonra Qiana kod adlı Linux Mint 17 LTS'yi heyecanla bekliyordum. Onun da bu haftasonu sürüm adayı yayınlandı. Mint'in LTS sürümleri zaten Ubuntu üzerine kurulu olduğu için aynı Ubuntu'nun LTS sürümleri gibi fazlasıyla stabil. Ben sürüm adayı (release candidate) halinde bile birkez hata ile karşılaşmadım.