Ana içeriğe atla

Nasıl Gençlerbirlikli Oldum

Maraton Tribünü
Tapmadık asla paraya pula,
Ne de kahpe Bizans'a...
Ölürüz Gençler uğruna,
Ah bir de şampiyon olsa.”
Gençlerbirliği tribün marşı

“Gençlerbirlikli doğulmaz, Gençlerbirlikli olunur.” Gençlerbirliği taraftar mottosu




Futbol, hayatımda hep var oldu. Tipik Türk erkeği olarak futbol alemindeki sosyalleşme sürecim İstanbul takımlarıyla (bizim deyimimizle "üç büyütülmüşler") oldu. Hepsinde şansımı denedim ama bir türlü dikiş tutturamadım velhasıl. En son tuttuğum İstanbul takımı ise Galatasaray'dır. Galatasaray'dan vazgeçişim ile ergenlik sivilcelerimin popülasyonundaki göreli azalma birbirine koşuttur. Galatasaray'ın 2001-2002 yılında Lucescu'yu gönderdiği sezonda terk ettim. Aynı sezonda Championship Manager adlı meşhur oyun serisinin 2001-2002 kodlu versiyonuyla tanıştım. Henüz internet'e dial-up modemlerle bağlanılan, bilgisayarı açmak için anneden babadan izin alınan, o iznin haftada 1-2 saatle sınırlı olduğu yıllardı. Ne tesadüftür ki Marx denen kıl yumağı adam da hayatıma o zamanlar girdi.


Galatasaray'ı terk ettiğim sezona kadar çocuk kafam hep futbolcuların eğlendiklerini ve eğlendikleri işten para kazandıklarını düşünüyordum. Çünkü kendim futbolu sadece eğlence olarak görüyordum. Hâlâ da öyledir bu benim için. Galatasaray'ı terk ettiğim sezon ise para kazandıkları için eğlendiklerini düşünmeye başladığım sezon oldu. Hasan Şaş'ın saçmalamaları, Jardel'e ve Lucescu'ya yapılan haksızlık, 2002 Dünya Kupası'nda yaşananların hepsi beni İstanbul merkezli futbol anlayışından uzaklaştırdı. Bir de buna İstanbul takımlarının taraftarlarındaki saçma kutuplaşma eklenice gelinen nokta beni iyice ayar etmeye başlamıştı. O yıl İngiltere Championship'i şampiyon olarak bitirip Premier Lig'e yükselen Manchester City'e bağlandım. Ta ki Arap şeyhlerine satılana kadar... Fakat bu tip takımların dünyada binlerce seyircisi olması, Manchester'da United gibi bir takım varken City'nin kendisine yer bulabilen bir takım olması o zamanlar garibime gidiyordu.

Bir yıl sonra kişinin kendi yaşadığı şehrin takımına bağlanması gerekliliğini hissetmeye başlamıştım. Ankara'da yaşayan bir çocuk için önümde fazla bir alternatif yoktu. Henüz Ankaraspor 3. Lig'deydi (Şimdiki 2. Lig) ve evimize 5-10 dakika yürüme mesafesindeki OSTİM stadında oynuyordu maçlarını. Şuan Eskişehirspor'da oynayan Hürriyet'i ilk orada izlemiştim. Henüz 1.Lig Süper Lig olmamıştı ve Ankara'dan bu ligde oynayan sadece Ankaragücü ve Gençlerbirliği vardı. 2002-2003 sezonunda her iki takımın maçlarına da gittim. Dershanede etüt var deyip, haftanın her günü artırdığım 1 milyon ile (Henüz Tayyib'in övündüğü paradan 6 sıfır atma moronluğu gündemde bile değildi.) haftasonu maraton tribünde maç izleyebiliyordum. 1 milyonun alım gücü ise bir eti pizza kraker, bir eti piknik bisküvi ve bir eti cin alacak kadardı. Bu ürünlerden her birinin 7 tanesi ile iki haftada bir maç izlemek çok pahalı geliyordu o zamanki bütçeme.
Gittiğim maçlarda Gençlerbirliği tribününün sayıca az ama nitelik olarak yüksek taraftar profili ilgimi çekti. Gençlerbirlikli olmamı sağlayan ise Beşiktaş taraftarıdır. Bir güzel mayıs günü gittiğim maçta Beşiktaş 0 - 2 öne geçti ilk yarıda Gençlerbirliği karşısında. Golleri o zamanlar Beşiktaş'ta oynayan, daha sonra Kocaelispor'a transfer olan Dabrowski (daha sonra Kaan Dobra adını aldı) atmıştı. Mehmet Ali Erbil'in meşhur iğrenç esprisinin kaynağı olan Dabrowski... İlk yarının sonlarına doğru Dabrowski'nin attığı gole santradan hemen sonra Gençlerbirliği Ahmed Hassan’la cevap verdiğinde sessizlik içindeki Gençlerbirliği tribünü zıplamaya başlamış az evvel yenen golün acısını unutmuştu. Gençlerbirliği'nin az fakat öz taraftarı kendi takımlarını desteklerken Saatli Kale Arkası'ndan “Hepiniz orospu çocuğusunuz!” sesi bir süre yükseldi. Ben diğer kale arkası ile maratonun kesiştiği köşedeydim. Bu küfürlü tezahürat dinmesiyle birlikte Gençlerbirliği taraftarları hep bir ağızdan “Kardeşimizsin Beşiktaş” diye bağırmaya başlamış ve tüm Beşiktaş tribününü pişman edecek ortayı açmıştı. Hemen arkasından az evvelki Beşiktaş tezahüratına nazire yaparak “Hepiniz İstanbul çocuğusunuz!” sesleri yükseldi. Benim için iki golü birden bulmuştu Gençler. Bu küfürsüz küfürler beni fazlasıyla cezbetti. Ankaragücü tribünündeki erkek egemen yapıya karşın kadınların olduğu, kendi yaşımdan kızların babalarıyla maç izlemeye geldiği ve onlarla maçtan önce kesiştiğim o tribün hoşuma gitti benim. İşte o gün karar verdim Gençlerbirlikli olmaya. Maç 1 - 2 Beşiktaş üstünlüğüyle bitti ama o gün yenilen kadro bir sonraki sezon UEFA kupasında o sezonun UEFA şampiyonu Valencia'yı yenebilen tek takım olarak 4. Turda elenmişti. O sezonu hiçbir Gençlerbirlikli unutamaz.
Haziran Direnişi'nde gözünü kaybedenlere destek olmak için bir göz kapalı maç seyreden taraftarlar.


Bütün bunlara rağmen fikirsel gelişimim o yıllarda tribün kültürünü pek de muteber görmeme elverişli değildi. Bu endüstriden pek hoşlanmıyor, oyuncuların hem kendilerince hem de kulüp yönetimlerince alıp satılabilen bir meta olarak algılanması hiç hoşuma gitmiyordu iyice. Taraftarın sadece kulüp finansörü olarak görüldüğü, gelip “efendice” maç izlediği bu anlayış bana gelmedi amiyane tabirle. Ancak aynı yıllar, Westham taraftarıyla, Livorno'yla, St Pauli ile tanıştığım yıllardı. Futbol'un endüstrileşmesiyle zıt yönde keskinleşen bu tribünler de kafamda karmaşayla duruyordu. Futbol Salazar'ın 3F'sinden biri mi yoksa hayatın ta kendisi miydi bir türlü çözemediğim bir problemdi?

Gel gelelim 6222 sayılı Sporda Şiddet yasası çıktığından beri, yani AKP iktidarının el atmak için artık son birkaç yerden olan tribünlerle uğraşıp, 3 Temmuz denen süreç başladığından beri tribünlerin artık olunması gereken yer olduğuna karar verdim. Futbol hayatın kendisi oldu, polis devleti tribünleri de terörize etmeye başlayınca orada olma ihtiyacı hissettim. O nedenledir ki son dönemde takımımı daha yüksek sesle söyleme başladım. Tüm İstanbul merkezli, Bizans entrikalı futbol dünyasına bir tepkidir Gençlerbirlikli olmam. Tıpkı tüm taraftar arkadaşlarla tribünden dillendirdiğimiz gibi...

Kim demiş Ankara'da deniz yok diye,
Güneş yok, kumsal yok, dalga yok diye?

Tribünde güneş gibi bayraklarımız...
Sokaklarda dalga dalga bayraklarımız...


Kentimize ihanet etmiyoruz biz.
İstanbul'a yalakalık yapmıyoruz biz.

Paraya servete tapmıyoruz biz.

Kırmızı
-Siyah bizim hayallerimiz.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mate'li Ubuntu 14.04.1: Aslı Varken Taklidine Kim Bakar?

Malumu olanlar bilir, Ubuntu 14.04 sürümünden beri Linux Mint ekibinin geliştirdiği Gnome 2 çatallaması Mate masaüstü ortamını da portföyüne ekledi.

Hafif ve eskiden beri Gnome kullanan gavurcası "geek user" diye tabir edilen kitleye hitap eden bu nostaljik masaüstü, Gnome 3 ile gelen Ubuntu'nun  Unity ve Gnome Shell arayüzlerine ısınamayan bu kitleye ilaç gibi gelmişti. Birlikte doğan kardeşi Cinnamon ise bir Gnome Shell çatallaması olarak doğdu fakat sonradan büyük ilgi görünce Linux Mint ekibi işi büyütüp ayrı bir masaüstü ortamına dönüştürdü Cinnamon'u.

Delik Dünya Problemi

Şimdi bazı hayal dünyasında yaşayan zevat diyor ki: Dünyayı matkapla tenis topunu deler gibi bir noktadan delip tam karşı noktadan çıksak sonra da bu kuyuya atlasak başımıza ne iş gelir? Gelin gundiler açıklıyoruz. Öncelikle dünya yüzeyi uzaktan düz gibi dursa da bildiğiniz üzere Everest ile Mariana çukurunun rakım farkı 17000 km. Öyle çok düz bir yer değil ama biz farzedelim ki teknolojimiz imkan verdi ve deniz seviyesinde ve denizden yeteri kadar uzaktaki bir kara parçasından delmeye başlayıp yine deniz seviyesinde ve denizden yeteri kadar uzakta bir noktadan çıktık. Önce başımıza gelecek şey çukurun atmosferi yutacak olması. Ayrıca magmadan çıkan gazlarla dünya yaşanmaz falan olur ama gelin biz yine iyimser olalım ve atmosfer yerinde dursun hiç o deliğe kaçmasın; çekirdek, magma falan çok sıcak olmasın yani şöyle anlatayım ben siz gevşek ruhlulara: haziran ayında İzmir'de sahilde hafif meltem eserkenki sıcaklıkta olsa bizim deliğin içi. İki şeyden yırttık: hava sürtünmesi ve ma…

MacOS ile Dört Ay

Mac’e geçişimin üzerinden dört ay geçmiş ve ben fark ettim ki bundan hiç bahsetmedim. Ben de bu işi dört ay sonra yapayım dedim. Bu yazacaklarım profesyonel bir karşılaştırma yazısından daha çok gündelik kullanımlarda hayatımda nelerin değiştiğini tespit etmekten başka bir şey değil. Böylece son-kullanıcı tartışmalarına da bir yönüyle katkıda bulunmak istedim.