Ana içeriğe atla

Haziran Direnişinin Çuvaldızı

Bundan dört ay öncesiydi. En umutlu muhaliflerin dahi hayal edemeyeceği günleri gördük Türkiye'de. Umutsuzluğumuzun tavan yaptığı günlerde başladı herşey. Şaşkınlığımızla mutluluğumuz karnımızın içinde yavru köpekler gibi boğuşuyordu, aşık olmuş gibiydik. Ömrümüzde adrenalin kokularının, envayi çeşit gaz kokusuna karışıp tavan yaptığı böyle bir süreç yaşanmamıştı. Bazılarımız olaylara kendini iyice kaptırmıştı, bazılarımız da yazarlarımızdan İlke gibi mesafeli duruyordu. Herkesin bir dayanağı vardı.
Bütün bu güzellikler yine de uzun sür(e)medi. Beylik laflarla tartışan solcularımız tartışadursun, biz de tartışıyoruz. Şimdi, yine o zamanlar bu sitenin yazarlarından İlke, Evren, Okan ve Gökhan'ın da bulunduğu lanet ve bir o kadar eğlenceli grupla yaptığımız tartışmaya da göndermeler yaparak bu sönümlenmeye dair laflar söyleyeceğim. Bir nevi çuvaldızı biraz batıracağım kendimize.


O gün aslında üç kamptık. Biri Ankara'nın Bugları'ndan Cihat'ın tek başına temsil ettiği "az laf çok iş" mottosuna sahip iyimser cepheydi. Ayrıca içimizde, moda tabirle "Y-kuşağı" denilen gençliğe en yakın zihin ondaydı. Diğer cephe ise İlke'nin temsil ettiği cepheydi, ki o da çok bağırdık çağırdık (Aslında kendisi alanlarda yoktu. O bunu entelektüel konformizm olarak meşrulaştırıyordu.) artık biraz durup düşünmeliyiz diyordu ve hareketin o zamanki haline karşı çok da olumlu düşünmüyordu. Üçüncü grup ise geri kalanlarımızdı fakat bu grubun içinde de pesimist olan bendim. Diğer arkadaşlar biz yaşayalım zaman nasıl olsa cevabı verir fikrindeydiler. Tabi bunlar kaba taslak ve özetin de özeti formülasyonlar, yazının devamında bunları daha geniş bir biçimde açıklayacağım.

Şu aralar Ankara ve İstanbul'un Alevi mahalleleri dışında bir hareketlilik yok ve bu sıkışan olayların da açılacağına ve kitleselleşeceğine dair bir umut da yok.(1) Bu durum pek tabi örgütsüzlükten kaynaklanmakla beraber kitlelerin zihinlerinin neo-liberal hegemonyanın empoze ettiği fikirlere fazlasıyla açık olmasından da kaynaklanıyor. Marjinal gruplar ve çevre hassasiyetine sahip vatandaş ayrımı ilk günlerde korkudan altına sıçan medya tarafından öyle güzel servis edildi ve sol her adımıyla bunu öyle güzel kolaylaştırdı ki vatandaş da bu dolmayı çiğnemeden yuttu.(2) Bunun hazımsızlığı ileride başımıza çok bela olacağa benzer. Bu duruma dair yorumlarda İlke'ye katılıyordum. Bilincin ve fikrî olgunluğun hareketin ömrünü uzatacağı fikrindeyim hâlâ. Ama bu olgunluğun hareketten sonra değil hareketten önce, ya da en kötü ihtimalle hareket anında sağlanması gerekir kanısındayım. Çünkü aksi halde durup düşünmek Cihat'ın kaygısını haklı çıkarır. Cihat, herhangi bir amaçla durmanın kitleyi sokağa döken momenti kaçıracağını düşünüyordu. Çok da haksız sayılmazdı ama; Cihat, pratiğe verdiği bu önemi fetişleştirmeye dönüştürmek üzereydi. Cihat'a karşı olduğum nokta da buydu.

Okan ve askerden yeni dönmüş Gökhan pek yorum yapmazken Evren moderatör gibi takılıyordu. Benim umutsuzluğum ise yukarıdaki bütün tartışmaların birleşimiydi. Kitle bu tür sosyal olaylar için çok tecrübesiz, çok heterojen ve çok başıboştu. Üstüne bir de ideolojik yetkinliğin eksikliği de eklenince bu ayaklanmanın almanakların 2013 sayfasının büyük başlığı olmak dışında hiç bir önemi kalmayacağı konusunda emindim. Benim açımdan başarılı bir halk ayaklanması örgütlü ve neo-liberal zor aygıtlarını rahatlıkla parçalayabilecek yetkinlikte olmalı. Bunu başaramasa dahi yenilgiden ders çıkarabilecek fikirsel yetkinlik de önemli. Nitekim 1980 darbesi sonrasındaki savrulmalar bu yetkinliğin oluşmamasından kaynaklanıyor. Yenilginin tüm faturasını ideolojiye kesen bu muhteremler hala savrulmaya devam ediyorlar. Pek dramatik... Benzerlerini yaşamak hiç de zor değil.

Ben yapılanları küçük görmemekle beraber, yetersiz ve geç kalınmış bir süreç olduğunu söylüyordum. 2010 yılındaki referandum sonrasında hükümsüz kalan parlamento sonucu yetkin bir halk muhalefetinin yapması gerekenlerle bu yapılanın bir hükmü olmuyordu. Kemalistlerin Kemalizm'e ihanetleri aşikardı. Ne yazık ki ben bu anlattıklarımın olması gereken olduğunu fakat yapılabilir olmadıklarını bir türlü anlatamadım o gün. O günlerden sonra AKP faşizmi 3 - 4 can daha aldı. Berkin Elvan hâlâ komada. Tuzluçayır direniyor. Bütün bunlara karşı nev-liberal medyadaki moda tabirle "barışçıl gösteriler" derman olarak sunuluyor.

İşin içindeki zekâsızlığın bir diğer tezahürü ise "Orantısız Zekâ" ve "Çapulcu" ahmaklığıdır. İlk günlerinde etkili bir söylem olan "chapuler" ve "chappuling" söylemleri her kısır, üretim yoksunu grup tarafından sündürüle sündürüle çok çiğnenmiş kalitesiz çiklet haline geldi. Bu ucuz popülizm artık kabak tadı verdi ama hâlâ rağbet görüyor.

Orantısız zekâ ise çok daha vahim bir durum. Bunun üzerine en güzel yorumu hocam Önder San yaptı: "Yahu bu nasıl zekilik. Zeki olan biz, aptal olan polis. Takır takır vurulan biz, başına hiç bir iş gelmeyen polis. Bu nasıl zekâ? Çözüm bulmayan zekâ olur mu? Kendisine zeki diyen çözüm bulur. Böyle zekilik mi olur?"

En önemlisini sona bıraktım. Nev-liberal tez, ayaklanmanın kitleselleşmesini ekolojik mücdeleye bağladı ve bunun aksini iddia edenleri hedef gösterip durdu. Tweeter'da yazdıkları yüzünden linç edilen ünlüler kervanına eklenen Mehmet Ali Alabora'nın yazdıkları bu yüzden gündemde tutuldu. Meselenin 3-5 ağaç olmaması sanki ayaklanmanın meşruiyetine  gölge düşürecekmiş gibi bir şekilde lanse edilen bir propaganda kampanyası başlatıldı. Halbuki sokaktakiler orada oluşlarını tamamıyla RTE'nin ve AKP'nin otokratik iktidarının icraatlarına karşı olmaya dayandırıyorlardı. Tabi ki ekolojik mücadele ve kentin yağması da bu keyfi yönetimin kimlik kartında yazan özelliklerinden ve göstericiler bunları da es geçmediler. Yalnız bu kadar da basit değildi duruşları.

Bütün bunları sol bir bütünlük içinde ileriye atılım olarak kullanmadı. Dar, örgütçü, sekter yapı yine hakim geldi ve mahallelerdeki forumlarda, halk meclislerinde sol yine yalnızlaştı. Kendi örgütünün reklamını yapmak için her türlü saçma aracı kullanmak gibi liberal bir güdüyle hareket eden ve kelle hesabı tutan bu yapıların artık tasfiye olması gerekli. Bu vizyonsuz yapıların artık bu saçmalıklardan kurtulması gerçekten düzenle mücadele edip etmediklerini bir düşünmeleri gerekiyor. Ayrıca şu gerçeği sol bunu bir türlü kabullenemiyor: Türkiye'de Kemalizm vardır ve onu görmezden gelerek kısa sürede bir şeyler başarmak mümkün değil. Evet belki kitlenin önünde hep polisle çatışmada tecrübeli sol vardı ama Kemalist tabadan katılım inkar edilemeyecek düzeydeydi. Tabîki buradan Kemalist propagandanın her türlüsüne izin verilmesi gerektiği çıkmamalı. Sembolik sayıda katılım yapan BDP'lilere Kemalist kesimden yapılan bazı sataşmaları savmada sol büyük bir rol oynadı ve bu işi de iyi başardı. Ama yine de solun halkın reflekslerini ve tepkisini ölçmedeki bu sıkıntılı tavrı devam ettiği müddetçe Türkiye muhalefetinin ileriye doğru atacağı adımların sayısı pek de fazla gözükmüyor bana.

O günlerden bugüne gelirken yukarıdaki tartışmada zamanın kimi haklı çıkardığı okura kalsın ama ben olanları böyle okudum. Bunlar benim dönüp son 4 aya baktığımda zihnimden süzülenler. Belki de önümüzdeki haziran daha hareketli geçer.

Dipnotlar:

(1) Hareketliliğin şu an yalnız alevi mahallelerinde oluşu ve ayaklanmada ölenlerin tümünün Alevi olması ve yine katılımlarda ezici alevi çoğunluğu hiç de tesadüf değil. AKP rejimini kendisine en fazla tehdit olarak gören bu kitlenin tavrı çok önemli. AKP'de Alevilerin bu restini gördü ve medyadaki maaşlı sözcülerini tüm yaşananları Alevilere ve "Alevi Ergenekonu'na" ihale etmeye çabalamaları için devreye soktu.

(2) Türkiye halkının hem pratikte hem de teoride böyle bir kalkışma için ne kadar hazırlıksız olduğu da görülmüş oldu. Devletin tüm aygıtlarının ise ne kadar hazırlıklı... "Hissettirmeden Faşizm" denebilecek bu düzeni Türkiye kadar başarılı hiçbir devlet uygulayamaz. Egemenlerin eli şu an için fazlasıyla kuvvetli.
Sol ise bu süreçte genetik hastalığı olan gereksiz ayrıntılarda boğulma alışkanlığını devreye sokup kitlenin kaygılarını yine önemsemedi. Bu vurdumduymazlık kitlenin kendisini geri çekmesinde önemli rol oynayan etmenlerden biri. Kemal Paşa ve Türk Bayraklarına sadece 1 ay gösterilen "müsamahanın" yerini dayatmalara bırakması ve kafa açan saçma forum konuşmaları ile ant-Ulusalcı refleks birer birer kitleyi eritti.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mate'li Ubuntu 14.04.1: Aslı Varken Taklidine Kim Bakar?

Malumu olanlar bilir, Ubuntu 14.04 sürümünden beri Linux Mint ekibinin geliştirdiği Gnome 2 çatallaması Mate masaüstü ortamını da portföyüne ekledi.

Hafif ve eskiden beri Gnome kullanan gavurcası "geek user" diye tabir edilen kitleye hitap eden bu nostaljik masaüstü, Gnome 3 ile gelen Ubuntu'nun  Unity ve Gnome Shell arayüzlerine ısınamayan bu kitleye ilaç gibi gelmişti. Birlikte doğan kardeşi Cinnamon ise bir Gnome Shell çatallaması olarak doğdu fakat sonradan büyük ilgi görünce Linux Mint ekibi işi büyütüp ayrı bir masaüstü ortamına dönüştürdü Cinnamon'u.

Delik Dünya Problemi

Şimdi bazı hayal dünyasında yaşayan zevat diyor ki: Dünyayı matkapla tenis topunu deler gibi bir noktadan delip tam karşı noktadan çıksak sonra da bu kuyuya atlasak başımıza ne iş gelir? Gelin gundiler açıklıyoruz. Öncelikle dünya yüzeyi uzaktan düz gibi dursa da bildiğiniz üzere Everest ile Mariana çukurunun rakım farkı 17000 km. Öyle çok düz bir yer değil ama biz farzedelim ki teknolojimiz imkan verdi ve deniz seviyesinde ve denizden yeteri kadar uzaktaki bir kara parçasından delmeye başlayıp yine deniz seviyesinde ve denizden yeteri kadar uzakta bir noktadan çıktık. Önce başımıza gelecek şey çukurun atmosferi yutacak olması. Ayrıca magmadan çıkan gazlarla dünya yaşanmaz falan olur ama gelin biz yine iyimser olalım ve atmosfer yerinde dursun hiç o deliğe kaçmasın; çekirdek, magma falan çok sıcak olmasın yani şöyle anlatayım ben siz gevşek ruhlulara: haziran ayında İzmir'de sahilde hafif meltem eserkenki sıcaklıkta olsa bizim deliğin içi. İki şeyden yırttık: hava sürtünmesi ve ma…

MacOS ile Dört Ay

Mac’e geçişimin üzerinden dört ay geçmiş ve ben fark ettim ki bundan hiç bahsetmedim. Ben de bu işi dört ay sonra yapayım dedim. Bu yazacaklarım profesyonel bir karşılaştırma yazısından daha çok gündelik kullanımlarda hayatımda nelerin değiştiğini tespit etmekten başka bir şey değil. Böylece son-kullanıcı tartışmalarına da bir yönüyle katkıda bulunmak istedim.