Ana içeriğe atla

Halkın Terörü

Teori ufuk açar. Başarılı teori, pratiğin Nostradamus'udur. Pratiğin önünü açar. Bir teorik fizikçi olarak kuramın tutarlılığı hususunda duyduğum kaygı bir sosyal bilimcininkinden çok daha güçlüdür. Onların kuramlarının sınanmasından çok daha net ve kırıcıdır, doğa bilimlerinin pratikleri. Doğa bilimlerinde, kuramların elenmesi aynı doğadaki gibi Darwinisttir. Bu kaygı bazı “mesleki mutasyonlara/deformasyonlara” sebebiyet verir. Biz teorik fizikçiler olarak “mesleki hastalığımızı” da zihnimizde taşıyoruz çok doğal ki. Bunlar bazı takıntılar şeklinde tezahür eder genellikle. En bilinenlerinden biri; şekilsiz, belirsiz, amorf yapılardan/sistemlerden hoşlanmamamızdır. Onları modellerken daha bilindik geometrilere, sistemlere benzetme yolunu tutarız daha kolay ve deneysel tutarlılığı daha net olsun diye. Bunların üzerinden çözmek daha evladır bildiğimiz sistemleri. Bunun bende bir başka tezahürü daha var.
O da sosyal olaylara dair amorf, tanımsız belirsiz kavramlardan da pek hazzetmem.

İkinci dünya savaşından sonra hem iki kutuplu dünyanın varlığı hem de emperyalist düzenden beslenen gelişmiş ülkelerde, bireylerin yaşadığı sanal/farazi çelişkiler felsefecilerin de kafasında sanal dünyalar yarattı ve kavramları eğip, bükmeye başladılar. Nev-liberal alem ise işi daha öteye götürüp kavramları lego parçalarına döndürüp takıp çıkarıp farazi “kuramlar” üretmekte beis görmedi. Bu aslında yeni-karanlıkçı (neo-obscurantist) düzenin, toplumu farazi tartışmalar içinde boğup/parçalayıp temel çelişkiler ekseninde saflaşmasını engelleme yöntemidir. Bu pek felsefi tartışmalar, niteliksel olarak, pek bir klişe ve fakat o kadar da dramatik bir örnek olan, İstanbul'a Osmanlı ordusu girmek üzereyken yapılan "meleklerin cinsiyeti" tartışmasına benzer. Bütün bunların sebep olduğu toplumun bu tartışmalara yabancılaşıp lanse edilen saçma çelişkiler yaşaması düzeni daha da güçlendirir. Bunu “herkesin gerçekliği kendine göredir” deyip 19. yüzyılın determinizmine söverek meşrulaştırır, düzenin kendi yapısal sorunlarının üst yapıdaki yansımalarını temel sorunlarmış gibi yansıtırlar. Aynı düzende yaşayan insanlar için bu kadar farklı ve bu kadar temel sorunlar çıkarmak antibiyotikle tavuk yumurtlatmaya çabalayan kapitalist tavuk yetiştiricilerini kıskandıracak bir yetenektir.

İşte bu fikirsel karmaşada yol açmak ihtiyacını herkesten çok sol hissetmesi gerekir. Ancak gündelik yaşamda bu pek de öyle olmuyor. Benim kaygım bu eksik yönde bir katkı sağlamak, naçizane. Ele alacağım iki kavram var bu maksatla. Bunlardan birisi “halk” diğeri ise “terör”...

Halk kelimesi ile başlamak arı kovanına çomak sokmak kadar tehlikeli görülebilir. Nitekim yüzyılların tartışmasıdır. Sol bu kelimeyi pek sever. Ama halk kelimesi sıkıntılıdır. Bununla beraber demokrasi ve cumhuriyet kavramları da öyle... Fakat işin özünde sıkıntı yoktur. Bu kelimeleri bağlamından koparmayı seven liberal zevzekliğin huyudur sıkıntı bulmak. Sıkıntıyı aşmanın yolu rejimin felsefi dayanaklarında yatar. Eğer düzen odağına proleterleri koyuyor, onların siyasi özlemlerini kimliğinde yansıtıyorsa rejimin halk tanımı gayet açıktır. Dolayısıyla rejimin niteliği ve odağındaki zümre halk tanımının bizatihi kendisidir. Dolayısıyla cumhuriyetin cumhur'u (Yunan dilinde demokrasi'nin demos'u...) bellidir. Yani cumhur ve cumhuriyet önüne sıfat almaya mecbur bırakılmış kavramlardır. Sıfat almayan kavramlar liberal eli değmemiş saf temiz kavramlardır da diyebiliriz. Nev-liberalizm dilin sakat bırakılmasıdır ayrıca.

Diğer kavram ise söylediğim üzere terör, yani şu adını duyduğumuzda (nedense) ürperdiğimiz, içimizin gıcıklandığı kavram. Halbuki ilk kökenine bakmak lazım. Terör gerçekten korku ile ilgili bir kavram. Cebir ve zor yoluyla korku vermek veya veren düzen manasında... Güzel... Şimdi bu kavramın hikayesine bakmak lazım. Bundan 220 yıl evvel,1793'te, Paris'te, bazı insanlar bok kokuyordu. Meşhur Fransız parfümleri bile bu kokuları gizleyemiyordu. Bir insan bok kokuyorsa altına sıçmış demektir. Yani altında bir donu var demektir. İşte bu Donlular'ın kokusu, altlarına doldurması tamamıyla Donsuzların* teröründendi. Şanlı Jakoben** Devrimi, 1. Cumhuriyet'i ilan edilmiş; soyluların ve kendi devrimlerinden korkan Jironden*** burjuvaların kelleleri sepetlere düşerken bok kokuyordu insanlar, Paris sokaklarında. 1. Cumhuriyet'in**** halkı terör uyguluyordu hain Jirondenlere ve soylulara. Baldırı Çıplaklar savaşıyordu. Korku bundandı ve terör, Donsuzlar'ındı.

Bu bağlamda Haziran Direnişi tüm bileşenleriyle aslında yapılacak toplumsal devrimin halk tanımını başarıyla yaptı. Terörü sorarsanız; o da, halkın korkusu değildir. Hangi halk derseniz, onu da artık bundan sonra bana sormayın, a dostlar! Tanımları boşa mı yaptık?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mate'li Ubuntu 14.04.1: Aslı Varken Taklidine Kim Bakar?

Malumu olanlar bilir, Ubuntu 14.04 sürümünden beri Linux Mint ekibinin geliştirdiği Gnome 2 çatallaması Mate masaüstü ortamını da portföyüne ekledi.

Hafif ve eskiden beri Gnome kullanan gavurcası "geek user" diye tabir edilen kitleye hitap eden bu nostaljik masaüstü, Gnome 3 ile gelen Ubuntu'nun  Unity ve Gnome Shell arayüzlerine ısınamayan bu kitleye ilaç gibi gelmişti. Birlikte doğan kardeşi Cinnamon ise bir Gnome Shell çatallaması olarak doğdu fakat sonradan büyük ilgi görünce Linux Mint ekibi işi büyütüp ayrı bir masaüstü ortamına dönüştürdü Cinnamon'u.

Delik Dünya Problemi

Şimdi bazı hayal dünyasında yaşayan zevat diyor ki: Dünyayı matkapla tenis topunu deler gibi bir noktadan delip tam karşı noktadan çıksak sonra da bu kuyuya atlasak başımıza ne iş gelir? Gelin gundiler açıklıyoruz. Öncelikle dünya yüzeyi uzaktan düz gibi dursa da bildiğiniz üzere Everest ile Mariana çukurunun rakım farkı 17000 km. Öyle çok düz bir yer değil ama biz farzedelim ki teknolojimiz imkan verdi ve deniz seviyesinde ve denizden yeteri kadar uzaktaki bir kara parçasından delmeye başlayıp yine deniz seviyesinde ve denizden yeteri kadar uzakta bir noktadan çıktık. Önce başımıza gelecek şey çukurun atmosferi yutacak olması. Ayrıca magmadan çıkan gazlarla dünya yaşanmaz falan olur ama gelin biz yine iyimser olalım ve atmosfer yerinde dursun hiç o deliğe kaçmasın; çekirdek, magma falan çok sıcak olmasın yani şöyle anlatayım ben siz gevşek ruhlulara: haziran ayında İzmir'de sahilde hafif meltem eserkenki sıcaklıkta olsa bizim deliğin içi. İki şeyden yırttık: hava sürtünmesi ve ma…

MacOS ile Dört Ay

Mac’e geçişimin üzerinden dört ay geçmiş ve ben fark ettim ki bundan hiç bahsetmedim. Ben de bu işi dört ay sonra yapayım dedim. Bu yazacaklarım profesyonel bir karşılaştırma yazısından daha çok gündelik kullanımlarda hayatımda nelerin değiştiğini tespit etmekten başka bir şey değil. Böylece son-kullanıcı tartışmalarına da bir yönüyle katkıda bulunmak istedim.