Ana içeriğe atla

Kuramsal Fizikçi Romantizmi

Öyle bir bilim insanı grubu düşünün ki kendi bilimlerini icra ederken hiçbir sanayi için bilgi üretmesin. Nasıl zengin olunur sorusuna yanıt vermesin. Bir üretim metodu ortaya atmasın. İnsanların nasıl yönetilebileceğini anlatmasın. Ürünlerin nasıl pazarlanacağına dair bilgiler sunmasın. İşçilerin nasıl daha iyi sömürüleceğini anlatmasın. Bilgilerin nasıl manipüle edileceğini düşünmesin. Yeni makinelerin nasıl yapılıp da insan emeğinin değersizleşmesine ön ayak olmasın. Betondan güzellik çıkarılabileceğini iddia etmesin. Yollar yapmasın, köprüler tasarlamasın. Bilmem kaç katlı gökdelenler dikmesin. Güzel veya çirkin gibi estetik kaygılar gütmesin. İnsan merkezli olmasın. Yaptıkları matematikçilerin yaptığı entelektüel bir mastürbasyondan daha fazlası olsun.  Laf ebeliği veya laf kalabalığı olmasın. Sadece ve sadece evrenin işleyiş yasalarını anlamaya çabalasın ve bunu yaparken de yukarıdaki kaygıların hiç birini duymasın. Bunu da düzen ona meslek olarak dayatsın. Böyle meslek mi olur lan diye tepki verebilirsiniz ama var... Her yapılanın meslek olduğu bu düzende böyle enteresan bir meslek var: kuramsal fizikçilik.

Yapabileceği sadece akademisyenliktir bu alanı seçenlerin. (Burada dandik derken maaşın nicelik olarak yoksulluk sınırında bulunmasını göz ardı etmiyorum. Ancak yapılan işin tek getirisi budur. Sektörel bir spektruma sahip değildir. Çalışabileceği yegane yer üniversitedir.) Diğer bilim insanı arkadaşlar alınmasın ama çalışmalarının birçok sınai veya sosyal alanda uygulamaları, hitap ettiği mecralar veya iktidar odakları vardır. Bu alanın ise bir boka derman olurluğu yoktur. Destekleyen kurumlar veya devlet bize sadece para harcanıp da para ya da "işe yarar bilgi" üretmeyenler güruhu gözüyle bakarlar. O kadar da muteberizdir ki sokakta fazla zekadan manyamış damgası yeriz. Hakkımızdaki ön yargılar sayısızdır. Duygusal olmadığımız düşünülür. Akılcılığın ve gerçekçiliğin kristalize olduğu noktada bizler varızdır. (Bu konuda mesleki bir meyil olsa da böyle birşey yoktur.) İnsanların "eylenmek" adına yaptığı birçok şeyin mantıksızlığını söylediğimiz için ot, fizik çalışmayı sevdiğimiz için inek, bütün bunları yapmayınca rahatsız olduğumz içinse asosyal kabul ediliriz. Aseksüel olduğumuz önyargısı da vardır ama bu noktaya girmek istemiyorum dahi. (Einstein ve Schrödinger abilerimizin feyizli yolunda ilerliyoruz.) Nedense hepimizde "fizikçi" tipi vardır (nasıl bir tipse o da, insan tipi değil sanki?). Kısaca bir androidiz insanların gözünde. Prensip olarak (default) ateistizdir. Hadi bilemedin deist... O nedenle tek yöneltilen soru "Gardaş, o değil de, tanrı var mı, yok mu? De hele bize" seviyesindeki tuzaklı soru olur. Ha bize kuantum anlat diye conconlar ve Einstein adının popülerliği üzerinden kafa açan "teorik teorik fizikçiler" de var ama onları başından defetmek genellikle daha kolaydır. Bunların bir çoğu da sadece bizim ülkeye özgü absürtlükler de değildir yani.

İşte bütün bu ahval ve şerait içinde bu iş ancak sevilerek yapılır. Bu işi yapan bir kimseden bu işi zorunluluktan yapıyorum başka para kazanacak iş bulma imkanım yoktu gibi bir cümle duymazsınız. Ünlü olma kaygıları da yoktur. Yaptıklarının insanlık tarafından takdir toplaması dışında da bir motivasyon kaynakları.
Şimdi bütün bunları düşündüğünüz de bu işi yapanların duygusal ve romantik olmadığını kim iddia edebilir. Bütün düzene bir reddiyedir aslında kuramsal fizikçilik. Tüm dayatmalara, tüm tek tipleştirmelere karşı yaptıklarıyla bir başkaldırıdır. İnsanlığın 200 yıldır sahip olduğu bu romantik çocukların değeri sadece atom bombası ve yarı iletken teknolojisinin kuramlarını bulduklarında artmıştır. O dönemler de geride kalınca artık sadece kaynak tüketen asalaklarız düzen güçlerinin gözünde.

CERN'de yapılan deneyimizin hiçbir şeye yaramadığını iddia eden rektörlerin, parçacık çarpıştırmaya gerek yok hepsi Kuran'da yazıyor diyerek kitle toplayan muhteremlerin ülkesinde ise çok daha zordur bu işi yapmak. Adında bilim ve araştırma kelimeleri bulunduran kurumun bünyesindeki tek araştırma enstitüleri, Feza Gürsey Enstitüsü kapatılmış bu ülkenin teorik fizikçileri romantik değil midir?

Peki bütün bunları neden yazdım? 19 Ağustos'tan itibaren 4 hafta boyunca Boğaziçi Üniversitesi'nin Kandilli kampüsünde eski Feza Gürsey Enstitüsü binasında Feza Gürsey Yaz Okulları düzenlendi. Ders veren hocalar ve organizasyonun asıl emektarları olan, rahat evlerini bırakıp orada yatıp kalkan asistanlar, post-doktora yapan araştırmacılar tamamıyla gönüllü olarak oradaydılar. Ben de öğrenci olarak katıldım bunlardan ikisine. İnsanların hepsi orada olmaktan mutluydu. Neden buradayım diyen olmadığı gibi herkes birbirine elinden geldiğince yardımcı oluyordu. Sabahtan akşama kadar kuramsal fizik, soyut matematikle uğraşan bu insanlar kafalarını patlatmaktan o kadar memnundular ki akşamları da sohbetten uyuyamıyorlardı ve bundan yakınanı duymadım. Sadece 6-7 saat uyuyarak bilfiil aktif olarak geçirilen o günlerde kimsenin mutsuz olduğunu görmedim. Sevdikleri işi yapan bu nedenle etrafındakilere de güler yüzle bakan bir sürü insan vardı orada. Bütün bu ortama Boğaziçi'nin o muhteşem boğaz manzaralı kampüsünün katkısını da ekleyince kimse oradan başka yere gitmek istemiyordu. Bu hislerin ortak olduğunu diğer arkadaşlarla yapılan sohbetlerde duymak ise insanı daha fazla motive ediyor, gaza getiriyordu.

Şimdi onlardan bir kısmı yine aynı şeyleri  yapabilmek için bir araya geliyor ve bütün bunları gönüllülükle, hiçbir kazanç beklemeden yapıyorlar, yapacaklar. Bütün bunların hatırına bir yazı döktürmemek ise ayıp olurdu. Nice Feza Gürsey Yaz Okullarına...
 
Not: Bu organizasyonlarda her türlü yardımını esirgemeyen, gezi direnişinde yitirilen yoldaşların portrelerini kara tahtalara çizerek karanlık düzene karşı hıncımızı bileyen Mustafa Aydın ve diğer Boğaziçi Üniversitesi emekçilerine, organizasyonu düzenleyen Bilim Akademisi üyesi hocalara, bize bakarken gözlerinden sadece adı gibi sevinç dökülen Sevinç İnönü'ye teşekkürler.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mate'li Ubuntu 14.04.1: Aslı Varken Taklidine Kim Bakar?

Malumu olanlar bilir, Ubuntu 14.04 sürümünden beri Linux Mint ekibinin geliştirdiği Gnome 2 çatallaması Mate masaüstü ortamını da portföyüne ekledi.

Hafif ve eskiden beri Gnome kullanan gavurcası "geek user" diye tabir edilen kitleye hitap eden bu nostaljik masaüstü, Gnome 3 ile gelen Ubuntu'nun  Unity ve Gnome Shell arayüzlerine ısınamayan bu kitleye ilaç gibi gelmişti. Birlikte doğan kardeşi Cinnamon ise bir Gnome Shell çatallaması olarak doğdu fakat sonradan büyük ilgi görünce Linux Mint ekibi işi büyütüp ayrı bir masaüstü ortamına dönüştürdü Cinnamon'u.

MacOS ile Dört Ay

Mac’e geçişimin üzerinden dört ay geçmiş ve ben fark ettim ki bundan hiç bahsetmedim. Ben de bu işi dört ay sonra yapayım dedim. Bu yazacaklarım profesyonel bir karşılaştırma yazısından daha çok gündelik kullanımlarda hayatımda nelerin değiştiğini tespit etmekten başka bir şey değil. Böylece son-kullanıcı tartışmalarına da bir yönüyle katkıda bulunmak istedim.

"Linux Kullanmak Zor Abi!"

Bu yazı bir yazı dizisinin ilk bölüm olarak düşünüldü. Yazı dizisinin öncelikli hedefi Linux'un zor bir işletim sistemi olduğu yargısını yok etmek ve bu konu özelindeki bazı ayrıntılara değinmek. Ayrıca yazı sırasında bazı terimleri okuyucuya referanslarla tanıtmak hedeflenmiştir.

Kime bir Linux dağıtımı kurmasını önersem başlıktaki tepkiyi alıyorum. Zor mu gerçekten? Tabiki... Ama bilgisayarı ilk eline alan önyargısız bir kişi için "herkesin gözdesi Windows",veya Ios ile herhangi bir Linux dağıtımının zorlukları aynıdır. Annem bilgisayar kullanmaya evdeki Ubuntu yüklü bilgisayarda başladı ve şu anda hala Ubuntu kullanıyor. Kaldı ki Linux'a geçmesini önerdiğim bu insanların bir çoğu bilgisayara yabancı insanlar değiller ve Windows ya da Ios kullanıyorlar. Fakat yine de zor buluyorlar Linux'u kullanmayı. Neden peki?


İlk önce bunlardan bir kısmı elinde bir Linux dağıtımı olan Android işletim sistemli cep telefonlarını kullanıyorlar. Fakat ne kullandığını bilmeme bi…