Ana içeriğe atla

Direniş Nasıl Turnusol Kağıdı Oldu?

Malumunuz 1,5 aydır bir kıyam söz konusu memleketin bazı şehirlerinde. İnsanlar 1,5 aydır kesintili bir biçimde polisle karşı karşıya geliyor ve çatışıyor. Bu olanların derin analizi benim gibi bir doğa bilimcinin harcı olmayan bir iş ama yine de cürret edip bu olanlardan dolayı kendi kafamda yaptığım fikir kavgasının bilançosunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Buradan vardığım sonuç benim yazdıklarımı takip edenler tarafından bilindiği üzere yeni bir sonuç olmayacaktır. Fakat solun (hepimiz solcuyuz, okadarrr...) içindeki bazı karmaşaları aşmakta bu sonuçların çok işlevsel olacağı kanısındayım.

İşe öncelikle Haziran Direnişinin bilançosu ile başlayalım: 6 ölü, 50den fazlasının durumu ağır olmak üzere 8000'den fazla yaralı var. 11 kişi gözünü kaybetti, Lobna Allami felç oldu ve konuşma yeteneğini kaybetti. Ve gittikçe artarak devam ediyor bu sayılar. Gelelim işin adli yönüne. Şu an 150'den fazla tutuklu var. (Serbest bırakılanlar dışında...) Gözaltılar o kadar kontrolsüzdü ki avukatlart ilk günlerde takip dahi edemediler gözaltıları. Gözaltında ve tutuklananlar için ceza evlerinde yapılan zulümlerde göz önüne alınınca nasıl bir örgütlü şiddet uygulandığı gayet iyi anlaşılır. Bütün bunlar neden oldu peki bir park yüzünden mi? RTE'nin de dediği gibi mes'ele 3-5 ağaç meselesi değildir. Zaten sıkıntı da bu noktada başlıyor. Bizim liberal detektörümüzün devreye girmesini sağlayan sinyal bu cümledir.

Liberallerimiz ve onların pek sevdikleri yeni dünya düzeninin kuvve-i cedideleri post hede hödölerinden beslenen bir takım "solcular" olayı "park mes'elesi" olarak lanse etmeyi 3 gün boyunca hareketi görmezlikten geldikten sonra bir görev olarak bildiler. Netekim bu tavırlarını da Mısır'daki ordu müdahalesine kadar da sürdürdüler. İlk 3 gün gözlerini yumdukları olaylardan anlaşılan o kadar korkmuşlar ki bir süre "orantısız güç" kullanımından bahsettiler. Orantısız güç tümcesi daha önceki şiddetle engellenen gösteriler sonrasında dilimize yine  ana akım medya sayesinde pelesenk oldu. Zaten bu kadar da oksimoron bir kavramı bu kavramlarla lego oynayan liberal taifeden başkası da gerçekleştiremezdi.  Zaten bu kelimenin zekasızlığına en iyi cevabı valiler valisi Muammer Güler AHİM kararını yorumlarken aynen şöyle verdi: "Olay, spesifik bir olayla ilgilidir. Polisin genelde zor kullanma yetkisini ortadan kaldıran bir karar değildir. AB müktesebatı, biber gazı dahil birçok argümanı kapsamakta. Olaylara göre, olayların şekline göre, oradaki polis amirinin takdiri ile polisin bedeni kuvvetten başlayarak su, biber gazı, darbe etkili mermi kullanımına kadar değişik argümanlarla meydana gelen kanunsuz olayları önleme yetkisi vardır." Yani aslında uygulanan valiler valisine göre orantısız bir güç değildir. Zaten polisin uyguladığı her güç orantısızdır. Bu nedenle orantılı olmasını beklemek saçmalıktır. Ama yine de bu bir başka tartışmanın konusu.

Gelelim polis hem dünyanın diğer noktalarında (Gezi olaylarından birkaç gün sonra Brezilya'da halk ayaklandı. Onların ayaklanması kısa sürede ciddi kazanımla sona erdi.) hem Türkiye'de neden bu kadar zor uygular sorusuna. Bu sorunun cevabını en acemi sosyalizm talebeleri bile şu soruyla cevaplar: "Zaten devlet, egemen sınıfın çıkarlarını savunmak ve genişletmek amaçlı kullandığı zor mekanizması değil midir?" Yani devletin polisi var oluşunun temellendiği fikirle en ufak bir çelişki göstermeden halkın taleplerini (cumhuriyet olma iddiasındaki tüm rejimlerde halkın talepleri meşrudur. bu nedenle meşruiyet tartışması gereksizdir.) dillendirmesini engellemiştir. İşte liberal detektörümüz de bu basit önermeyi bildiği için hemen içimizdeki tatlı sudan canlı canlı seçilerek ızgarada pişirilmiş ala balık edasındaki liberallerimizi anında ortaya çıkarır. Bu meşhur azeri türküsündeki gibi soldan sağa, sağdan sola sallanan liberallerimiz polisin ve AKP iktidarının tutumuna nedense inanamadılar. Ama hemen toparlanıp eylemlerdeki "ulusalcı" damarı teşhis ettiler ve bir daha Türkiye'nin eşsiz ileri demokrasisini kurtardılar (Bkz: Baskın Oran'ın Radikal iki'de yer alan yazısı. Bu aralar bu halka kavramı da pek kullanılır oldu sosyal bilimcilerin ağzında. Yine laf kalabalığına getiriyorlar ortalığı.) Devletin zor aygıtı olduğunu ancak "kimlik" siyasetinde farkeden bu ulemalar kimlikler üstündeki bir siyasi talepte ezberleri ve varoluşlarının felsefi temelleri el vermediğinden ötürü durmadan mavi ekran verip soluğu iktidarın söylemlerine sarılmakta buluyorlar. Bu nedenle marjinal gruplar söylemini en az orantısız güç kadar çok kullanıyor ve idealist felsefelerinin kendilerince zaferini ilan ediyorlar. Sokakta olanların orasına burasına dışarıdan marjinallik etiketi yapıştıranlar kendilerini pek demokrat olarak lanse etmekte de beis görmüyorlar. Nasrettin Hoca'nın dediği gibi; liberalin ağzı torba değil ki büzesin...

Bu demosun içinde bulun(a)mayan demokratlarımız anında analizörlüğe başladılar böylece. Ama bu liberallerimizden birisi de liberal demokatizmin babalarından Locke'un ortaya koyduğu halkın zulme karşı direnme hakkından bahsetmedi. Halbuki insanların sokağa dökülmesindeki ana motivasyon kaynağı tam da buydu. Halk AKP zulmüne karşı kıyama durdu ve Bülent Ersoy edasıyla "Allahu ekber" çekerek akın etti meydanlara. Meydanlar AKP döneminde öyle yada böyle kazığı bir yerlerinde hissetmişler ve iktidarın doğal muhalifleriyle doluydu.(En ön saflarda hiç sakınmadan çatışan MHP'lilerin polislere ayar verdiği bir kaç diyaloğa şahit olduktan sonra biraz daha ayıktım olayın boyutunun ne olduğuna.) Bu tamamıyla zulme karşı tepkiydi ve olayların başlangıcında daha fazlası değildi. İşte bundan sonra insanlar doğal olarak hep ileriki safhanın nasıl olacağını sorgularken yine bu analizör taife ortaya çıkıp hem halka öncülük eden solu "taş atanları engelleme" adı altında paralize etmeye çabalarken bir yandan da "sivil direniş" pompalamaya başladılar. Bu sivil direnişçilere en güzel yanıtı yine yaşanan pratik verdi ve DuranAdam  eylemi 30 küsur gözaltıyla sonlandı. Bu sırada ileri-demokrat abilerimiz ablalarımız kitleyi kazanımın olduğuna, iktidarın mesajı aldığına ikna turları başladı. Fakat şükürler olsun ki Tayyip, valiler valisi Muammer, ValiMutlu, Çapkın Hüseyin mesajı aldılar ve polisin yanına jandarmayı eklediler. Jandarma'nın eklenmesi alandaki ulusalcı tayfada da şok etkisi yarattı ama onlar daha çabuk toparladılar.

Peki şimdi biz de doğal soruyu tekrar soralım? Bu hareket amaçlarına ulaşmak için nereye evrilmeli, Ne Yapmalı. Aslında bu sorular sol için genel hatlarıyla cevapları belli sorular ama Marx'ın adının arkasına önüne Latince ekler getiren, kavramlarla lego oynamayı seven "entelektüellerimiz" içinse muğlak bir soru. Muğlaklığın nedeni  Marx ve Engels oku(ya)mayan bu arkalı önlü Marksistlerin ortaya çıkış serüvenlerinde gizli. Her beceriksiz gibi bu entelektüellerimiz de laf kalabalığından hoşlanırlar. Bunun 11. tezi reddetmek olduğunu bile bile yaparlar ve bundan sonra Marx adını ağızlarına alırlar. Takiyenin, münafıklığın kitabını bu biçimde yazarlar. Bu durumda Marxizmin alfabesi olan her kitap, her fikir öcü gibi durmaya başlar bu önlü arkalı Marksistler için. Marx'ın ortaya attığı fikriyatın statik bir yapı olmadığı aşikar fakat temelinin bu fikriyat olduğunu iddia edenlerin fikirlerinde bu temelin ana unsurlarını görmemek ise ayrı bir vak'adır.

Peki bütün bunların Haziran Direnişi ve zavallı liberallerimizin tutumu ile ilgisi ne? İlgisi şu, bu liberallerimizin pek sevdiği post hede hödöler ve önlü arkalı Marxizmlerin tamamı devrimlerin olmazsa olmazını, zor kullanımını reddeder ve zulme karşı direnme hakkına tecavüz ederler. Bu insan haklarında allamei cihan olan tayfa bireylerin ve onların oluşturduğu toplumun en önemli hakkını göz ardı ederler. Üstüne üstük, devlet zoruyla nasıl baş edeceklerini ortaya koymadan devrimci bir zorun var olmasını reddettikleri gibi devlet zorunu uygulayanların meşruiyetini de sağlamak için bazen derin bazen açık faliyet gösterirler. İşte bütün bu tayfa, direnişin taleplerinin en somut ve en kristalize hali olan eşitlik, özgürlük ve kardeşlik isteklerinin nasıl elde edildiğini ve bunların bedelinin 14. Luis'nin atlas ve eksen kemiklerinin arasındaki bağ olduğunun reddiyesi üzerine kurarlar söylemlerini.

İşte bu şekilde, zor ve zulme karşı devrimci zor ekseninde yorumlandığında; Haziran Direnişi böyle bir turnusol kâğıdı oluyor.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mate'li Ubuntu 14.04.1: Aslı Varken Taklidine Kim Bakar?

Malumu olanlar bilir, Ubuntu 14.04 sürümünden beri Linux Mint ekibinin geliştirdiği Gnome 2 çatallaması Mate masaüstü ortamını da portföyüne ekledi.

Hafif ve eskiden beri Gnome kullanan gavurcası "geek user" diye tabir edilen kitleye hitap eden bu nostaljik masaüstü, Gnome 3 ile gelen Ubuntu'nun  Unity ve Gnome Shell arayüzlerine ısınamayan bu kitleye ilaç gibi gelmişti. Birlikte doğan kardeşi Cinnamon ise bir Gnome Shell çatallaması olarak doğdu fakat sonradan büyük ilgi görünce Linux Mint ekibi işi büyütüp ayrı bir masaüstü ortamına dönüştürdü Cinnamon'u.

Delik Dünya Problemi

Şimdi bazı hayal dünyasında yaşayan zevat diyor ki: Dünyayı matkapla tenis topunu deler gibi bir noktadan delip tam karşı noktadan çıksak sonra da bu kuyuya atlasak başımıza ne iş gelir? Gelin gundiler açıklıyoruz. Öncelikle dünya yüzeyi uzaktan düz gibi dursa da bildiğiniz üzere Everest ile Mariana çukurunun rakım farkı 17000 km. Öyle çok düz bir yer değil ama biz farzedelim ki teknolojimiz imkan verdi ve deniz seviyesinde ve denizden yeteri kadar uzaktaki bir kara parçasından delmeye başlayıp yine deniz seviyesinde ve denizden yeteri kadar uzakta bir noktadan çıktık. Önce başımıza gelecek şey çukurun atmosferi yutacak olması. Ayrıca magmadan çıkan gazlarla dünya yaşanmaz falan olur ama gelin biz yine iyimser olalım ve atmosfer yerinde dursun hiç o deliğe kaçmasın; çekirdek, magma falan çok sıcak olmasın yani şöyle anlatayım ben siz gevşek ruhlulara: haziran ayında İzmir'de sahilde hafif meltem eserkenki sıcaklıkta olsa bizim deliğin içi. İki şeyden yırttık: hava sürtünmesi ve ma…

MacOS ile Dört Ay

Mac’e geçişimin üzerinden dört ay geçmiş ve ben fark ettim ki bundan hiç bahsetmedim. Ben de bu işi dört ay sonra yapayım dedim. Bu yazacaklarım profesyonel bir karşılaştırma yazısından daha çok gündelik kullanımlarda hayatımda nelerin değiştiğini tespit etmekten başka bir şey değil. Böylece son-kullanıcı tartışmalarına da bir yönüyle katkıda bulunmak istedim.