Ana içeriğe atla

Haziran Direnişi'ndeki Kafa Karışıklığı ve Kürtler


Direnişin yerellere çekildiği şu günlerde biraz biraz önümüzü görür olduk. Direniş Nasıl Turnusol Kağıdı Oldu başlıklı yazıma bizim yazarlardan Gökhan'ın isteği/önerisi ile bir parantez açarak ek yapma ihtiyacı hissettim. Bu ihtiyacı hissetmem için bir deYeni Harman'ın bu ayki (Temmuz 2013) sayısında deşifresi yayınlanan bir açık oturum vardı. Konumuz Haziran Direnişi'nin turnusol kağıdı olması fakat bu sefer muhatap mecra liberaller değil de Kürtler (Kürt Hareketi).


İşimizi zorlaştıran birkaç olgudan söz etmek gerek öncelikle. Birincisi Haziran Direnişi'nin eylemci portföyündeki genişlik... İkincisi ise Kürt hareketinin özellikle son 10 yılda daha "sınıflar ve siyasetler üstü" bir yapı halini alması. İlki Batı'daki muhalif hareketin kafa karışıklığını simgelerken ikincisi de Kürt hareketinin kafa karışıklığını simgeliyor. Dolayısıyla her kafa karışıklığı da mevcut duruma dair söz söylemeyi zorlaştırıyor.

Direniş aslında kimsenin beklemediği bir zamanda geldiğinden, Kürt Hareketi'nin başındakiler de kendilerini her şeyin hakimi AKP iktidarı ile görüşmelere odaklamış oldukarından ne diyeceklerini bilemediler. Üstüne üstük yamalı bohça halindeki BDP - KCK - HDK oluşumunun her köşesinden farklı bir ses yükseldi. Bir yanları kalkın Direniş'e derken öteki yanları bok yeme otur, "bu iş AKP iktidarına karşı bir hareket" dedi. Ahmet Türk ve Sırrı Süreyya Önder arasındaki polemik buradadır. Kürt Hareketi'nin Barış Süreci denilen görüşmeleri tehlikeye atma gibi bir lüksü hem siyaseten hem de pratik açıdan pek yok. Ama bununla beraber, Türkiye'nin toplumsal mücadele tarihinde bu kadar önemli olan bir kıyamda kurumsal bir yer alışı sergileyememeleri de mevzu bahis olan sürecin en önemli söylemlerinden biri olan "birlikte yaşama iradesinin" samimiyetini Direniş alanlarında sorgulattı, bu da bir gerçek.

Bu çelişki aslında PKK'nin stratejik ve siyasi tutum değiştirdiği 1990'lardan beri içinde barındırdığı çelişkinin doruk noktası. PKK 1990'lardan beri yüzünü daha fazla Kürt milliyetçiliğine dönerken, sınıf savaşımını ve Kürt sorununun sınıfsal temellerini o kadar reddetti. 2010'dan beri düzenlenen "alternatif cuma namazları" ve Altan Tan gibi bir gericinin hareket içinde milletvekili olarak yer bulması bu çelişkinin zirvesidir. Fakat PKK'nin halk tabanında daha fazla yankı bulan sol söylemi, ekolojik devrim söylemleri, halkların eşitlik temelinde bir arada demokratik birlikte yaşama iradesi ile Altan Tan'ın Tekke ve Zaviyeler Kanunu'nun değiştirilmesi için verdiği önerge (Anayasa'ya aykırı olması ayrı bir hukuk tartışması olsa da) ve BDP heyetinin yanlış hatırlıyor olabilirim ama Siirt'te bölgedeki sömürü düzeninin temsilcileri sayabileceğimiz melelerin Barış Süreci sayesinde bölgeye dönmelerini sevinçle karşılayadığı içli dışlı görüntüleri, Öcalan'ın Fetullah Gülen'e selamı ve 2013 Bahar Ekinoksu'nda okunan bildirgenin Türk-İslam sentezinin Kürtlerdeki ayna simetrisi olduğunun algısı hep bir arada bulunuyor. Kürt Hareketi'nin evrilmiş olduğu bulamacın bazen onlarında kontrol edemeyeceği bir yapı haline geldiği gerçeğini yansıtıyor bütün bunlar. Bunlarla beraber BDP Dersim örgütünün tümüyle bu süreçte istifası, yine Dersim'deki PKK'nin silahlı güçlerinin bir istisna olarak tamamının çekilmemesi de bu sürece Alevilerin de en yumuşak şekilde bir "ama" ile yaklaşmasını sağlıyor. Kürtler örgütlerine güvenleri nedeniyle çok aykırı sesler çıkarmıyorlar ama zaten hareketin tepesinde hergün bir başka ses diğerini yanlışladığını örtmek için elinden geleni yaparak yankılanıyor. Bütün bunlar birleştiğinde üstüne  Haziran Direnişi'ndeki kafa karışıklıkları ve Suriye'de PYD'nin bir Esadla bir ÖSO ile birlikte anılması, 2003'teki ABD'nin Irak işgaline PKK/Kongra-Gel tarafından sadece pragmatist bir  biçimde yaklaşılması eklendiğinde Kürt Hareketi'nin Türkiye'deki sol ve demokrasi cephesiyle ilişkisinin gittikçe gevşediği yorumunu da yapabiliriz.

Şimdi iki uçlu iğnenin bir ucunu karşıya batırdığımız gibi diğer ucunu ise bu yakaya batırmanın zamanı. Kürtlerin bu Direniş'e kadar sosyalist solun ve bir kısım liberalin desteği dışında ciddi bir desteği olmadı hatta birçok yerde linç edildiler. Kemalist tayfa da 1990'larda olduğundan daha farklı ve kemikleşmiş bir halde Kürt Hareketi karşısına dikildi bu AKP iktidarı sürecinde. Burada benim tezime göre ordu'nun AKP'ye muhalefeti işlevsizleştirmek için ortaya attığı psikolojik harp unsuru olan Ulusalcılık ucubesinin de yardımı olmadı değil. Bütün yaşananlar Kürtleri daha yalnız hissetmelerini ve bugün direniş alanlarındaki Mustafa Kemal'in askerleriyiz ve benzeri sloganlardan daha uzak durma gibi bir refleksi göstermelerini sağladı. Bu olanlar Kürtlerin kendi özgün kafa karışıklıkları ile birleşince Haziran Direnişi'nde hem Kemalistleri hem de Kürt Hareketini paralize eden durumlar ortaya çıktı.  Hem Taksim'de hem de diğer meydanlarda Kürtler bazı milliyetçi ve ırkçı tacizlere uğradılar fakat bu olay hem sosyalist solun araya girmesi hem de Kürtler'in sağduyusu ile aşıldı. Fakat Kürtlerin sağ duyusu PKK ve Öcalan posterlerinin çekilmesi konusunda ise yok oldu. Mustafa Kemal'in askerleriyiz sekterliğine koşut bir sekterlik ile cevap verilmiş oldu. Bütün bunlara inat Mustafa Kemal'in askerleriyiz diye yürüyen kitlenin bir kısmı Beşiktaş'ta, Kadıköy'de "Kardeşimsin Medeni!" sloganını da attı. Bu jestle beraber Sözcü gazetesinin ve Ulusalcı/Kemalist basının Lice olaylarına verdiği ayrımcı-milliyetçi ilk tepkiler de gözlerden kaçmadı. Yani tabanlar hareketlerin tepesindekilerden çok daha ilericiydi ki bu da alandakilerin mevcut örgütlere alerjisinin en büyük nedeni.

Bütün bunları sosyalist/komünist çizgide olan ben ancak şöyle yorumlayabiliyorum: Türkiye'nin milliyetçilikten/ırkçılıktan arınmış ve eşitlik, özgürlük ve kardeşlik anlayışını benimseyen Anadolu'nun tüm halklarını kapitalizme ve faşizme karşı birleştirmek arzusunu güden sol demokratik bir cumhuriyete ve bu cumhuriyeti kuracak bir devrime ihtiyacı olduğu. Yapılması gereken bu yolda her bir mevziyi akıllıca fakat kitlenin hızını da kesmeden kazanacak, her kesimi kucaklayabilecek bir "Faşizme Karşı Birleşik Cephe'nin" oluşturulmasıdır. Burada solun artık dar, sekter, fraksiyoncu ve üstten bakan/bilinç aktaran tavrının yok olması gerekmektedir. Sol, kitlelere bilinç dağıtan değil bilinç değiş-tokuşu yapan bir yapı haline gelip pratikten öğrendiklerini(eğer birşeyler öğrenebildilerse) uygulamaya dökmek zorunda. Haziran Direnişi kitlenin mevcut örgütlü siyasi yapıların hepsini paralize eden gücüyle çok anlamlı bir mesaj verdi ve örgütlenmenin tepeden gelen bir bilinç değil tabandan gelen bir talep olduğu zaman anlamlı olduğunu gösterdi. Türkiye'de gerçek bir cumhur yöneteminin nüvelerini oluşturdu*. Gerçek şu ki bu günlerde tek yol gösterici sloganlarımız: "El pueblo unido jamas sera vencido!"** ve "Faşizme karşı omuz omuza!"

*Forumlar, dayanışma insiyatifleri ve mahalle meclisleri bunun en önemli göstergeleri. Halkın bir kısmı böylece yönetime ortak olmayı ilk defa talep ediyor. Bu 1789'da tanımlanmış demokratik cumhuriyet anlayışının en kristalize olmuş örneği. Kendi 1789'umuzu daha yeni yaşıyoruz. belki de.

** Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mate'li Ubuntu 14.04.1: Aslı Varken Taklidine Kim Bakar?

Malumu olanlar bilir, Ubuntu 14.04 sürümünden beri Linux Mint ekibinin geliştirdiği Gnome 2 çatallaması Mate masaüstü ortamını da portföyüne ekledi.

Hafif ve eskiden beri Gnome kullanan gavurcası "geek user" diye tabir edilen kitleye hitap eden bu nostaljik masaüstü, Gnome 3 ile gelen Ubuntu'nun  Unity ve Gnome Shell arayüzlerine ısınamayan bu kitleye ilaç gibi gelmişti. Birlikte doğan kardeşi Cinnamon ise bir Gnome Shell çatallaması olarak doğdu fakat sonradan büyük ilgi görünce Linux Mint ekibi işi büyütüp ayrı bir masaüstü ortamına dönüştürdü Cinnamon'u.

MacOS ile Dört Ay

Mac’e geçişimin üzerinden dört ay geçmiş ve ben fark ettim ki bundan hiç bahsetmedim. Ben de bu işi dört ay sonra yapayım dedim. Bu yazacaklarım profesyonel bir karşılaştırma yazısından daha çok gündelik kullanımlarda hayatımda nelerin değiştiğini tespit etmekten başka bir şey değil. Böylece son-kullanıcı tartışmalarına da bir yönüyle katkıda bulunmak istedim.

"Linux Kullanmak Zor Abi!"

Bu yazı bir yazı dizisinin ilk bölüm olarak düşünüldü. Yazı dizisinin öncelikli hedefi Linux'un zor bir işletim sistemi olduğu yargısını yok etmek ve bu konu özelindeki bazı ayrıntılara değinmek. Ayrıca yazı sırasında bazı terimleri okuyucuya referanslarla tanıtmak hedeflenmiştir.

Kime bir Linux dağıtımı kurmasını önersem başlıktaki tepkiyi alıyorum. Zor mu gerçekten? Tabiki... Ama bilgisayarı ilk eline alan önyargısız bir kişi için "herkesin gözdesi Windows",veya Ios ile herhangi bir Linux dağıtımının zorlukları aynıdır. Annem bilgisayar kullanmaya evdeki Ubuntu yüklü bilgisayarda başladı ve şu anda hala Ubuntu kullanıyor. Kaldı ki Linux'a geçmesini önerdiğim bu insanların bir çoğu bilgisayara yabancı insanlar değiller ve Windows ya da Ios kullanıyorlar. Fakat yine de zor buluyorlar Linux'u kullanmayı. Neden peki?


İlk önce bunlardan bir kısmı elinde bir Linux dağıtımı olan Android işletim sistemli cep telefonlarını kullanıyorlar. Fakat ne kullandığını bilmeme bi…