Ana içeriğe atla

Zaman Üzerine Gevezelik

Zaman Üzerine Gevezelik
Zaman çok enteresan bir boyut biz fizikçiler için, özellikle de Einstein'dan sonra... Çünkü diferansiyel hesaplarda kendisine verilen üstünlüğü ve mutlaklığı nispeten de olsa rafa kaldıran Einstein sayesinde onu tartışmaya başladık ve ne olduğunu daha fazla sorgular olduk. Bu çok önemli bir adımdır ve devam etmesi gerekmektedir. Ama hala onun sırrını çözemedik. Üstüne üstük bir felsefi sorun olarak da karşımızda, zaman mevhumu varoluşsal olarak. Ancak işin bir enteresan yanı da şu ki zamanı zamanın içindekilerle ölçmek zorundasınızdır. Bir başka deyişle zaman değişimin içsel yani ecnebi dilindeki kullanışlı karşılığı ile intirinsic özelliğidir. Hatta değişimin kendisi... Ancak ve ancak değişimi ölçtüğünüz için zamanı ölçersiniz.
O nedenle devrimleri veya evrimi anlamak zamanı anlamaktır veya vice versa. Evrenin 13,5 milyar yıllık evrimini anlamaya çalışırken aslında zamanı anlamaya çalışan ATLAS deneyinin bir önemi de burda gizlidir. Bilenler bilir, şu anda evrensel evrimin eğilimi entropiyi(düzensizliği) maksimize ederek evrendeki enerji (madde) yoğunluğunu olabildiğince sıfıra yaklaştırmaktır.
Burdan çıkarılacak sonuç şudur ki zaman tek yönlü bir uzamsa bu uzam içindeki yer değiştirmeler her zaman tersinmez olaylar olacaktır. Bu klasik fizikten yola çıkarak ulaştığımız sonuca göre zaman içindeki olayların tersinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu ancak evrensel evrimin tersinirliği mümküse mümkün olacaktır ve pek de insanlığı yakından ilgilendiren durumu yoktur.
1
Daha evvelleri evrenin bu eğiliminin dönemsel olduğu ve evrenin belli bir süre sonra tekrar geri toplanacağı görüşleri de vardı. Fakat bu görüş artık terkedilmiş durumda.
Dini kitaplara göre birkaç kez dolup boşalan dünyada insan da gelip geçicidir ve hatta mevcut iklim değişikliği de bu mesajı usanmadan insanoğlunun kulağına fısıldamaktadır.
Zaman değişimin kendisi ise bizim değişimleri algılayışımız ile zamanı algılayışımız arasındaki ilişki daha da önemli bir hal almaktadır. Yani daha açık bahsedersek; zamanı ölçme ve algılama anlayışımız ile değişimlere bakış ve ölçme algılayışımız arasında büyük bir ilişki söz konusudur.
Bugüne kadar insanlık zaman denilen uzamı hep iki şekilde algıladı: sürekli ve kesikli... Bu algılayışlara göre olayların yorumlanışları da farklılaştı. İlkine göre uzam içindeki yer değiştirmeler arasında bir neden-sonuç söz konusu iken (deterministik ilişki) ikincisi içinse sıçramalar ve dönemler (dolayısıyla devrimler) mevcuttur.İnsanlar her ikisini de pratikte hiç düşünmeden kullanırlar.
İlk başta kesikli algılama insanın zihinsel acizliğine dayandırılabilir. Ölçme sürekli bir uzayın bir kısmının belirlenmiş bir standarda bölünerek ona göre niceliğinin belirlenmesi demektir. Bu nicelik ancak sayılabilir bir şekildeyse anlaşılabilir. Tam bir bölüm olması gerekir. Aksi halde irrasyonel bir sayı bölünemediği için de akıl dışı olur.
2
Ratio ve rational kelimesi arasındaki ilişki budur. Oranlama ve bölme yani kıyas yapma işi akıl sayesinde yapılabildiğinden aklın kıyaslamaya yetersiz olduğu sayılar irrational yanı akla yatkın olmayan sayılar deniyor.
Kısacası ölçme herhangi bir uzamın bölünerek sayılabilir ve kesikli hale getirilme işi olduğundan böyle bir yöntem kabul edilmiştir. Bu şu ana kadar akla uygun gözükse de doğru değildir. Çünkü pratikte zaman zaten bir oranın sabitidir. Asıl değişim diğer uzamdadır çünkü pratikte 1 saniye veya 1 dakika herkes için aynı süre olarak belirlendiği için bu süredeki değişimin miktarını değiştirirsek değişim oranı artacaktır. Dolayısıyla yine aynı yere vardık ve buraya kadar zaman denilen mevhumun kendisne ulaşamadık.
3
Burda herkese göre aynılık farklı gözlem çerçevelerindeki gözlemcilerin özdeş fiziksel olayları aynı sürede ölçmeleri demektir. yani dünya ile aynı kütlede ve geometrik şekilde olan bir gezegen üzerinde de dünya üzerinde de (atmosfer sürtünmesi hesaba katılmadığı müddetçe) bir cismin 5 metre yükseklikten düşme süresi 1 saniyedir.
Çünkü ondan bağımısız değişim düşünemiyoruz. Zamanın değişimin kendisinde olması ile karşı karşıyayız.
Ancak 20. yüzyılın başında bir adam istemeden de olsa biz fizikçileri tekrar mesleğine bağladı. Bu Alman'ın adı Max Planck'tır. Onun açtığı kapının ardında beliren kocaman Kuantum Kuramı'nın kurucularından biri olan Werner Heisenberg ise belki de bilime ve felsefeye en enteresan ilkelerden birini kazandırmış, doğanın probabilistik sırlarını bize deneylerde fısıldayışlarını iyi dinlemiş ve belirsizlik ilkesini ortaya atmıştır. Bu ilkeye göre doğada herhangi bir varlığın ölçme yapması durumunda ölçebileceği minimum bir değer vardır. Bu değerler türetilirken Planck'a adanan doğa sabiti kullanıldığından Planck uzunluğu veya Planck zamanı olarak adlandırılırlar. Bu zaman saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinin trilyonda birinin on milyonda biridir. (Çok yorulanlar için 10^-43 saniye...)
Ancak zamanın doğal bir kavram olmadığı gerçeği ile şimdi yüzyüze gelmeliyiz. Zaman dolaylı olarak ölçülen bir niceliktir ve insanın değişimi algılama içgüdüsünden kendisine varlık imkanı bulmuştur. Yani insan (Belki diğer canlılar da bu bilişsel gelişmişliğe sahiptir.) aslında fiziksel olarak değişimi gözlemler fakat ölçülen şeye zaman adını verir. Evrenin varoluşunu algılamak ve gözlemlemek ve bir farklılığı ayırdetme yetisi zaman denen kavramın geliştirilmesini sağlamıştır. Kuantum mekaniğinden gördüğümüz üzere bir sistemin ölçülen temel iki fiziksel niceliği konum ve momentumdur (hareket miktarıdır). Yani düşük enerjili ve düşük parçacık yoğunluğu olan sistemlerde zaman değil bizzathi değişim ölçülmektedir. Dolayısıyla zaman, uzay-zaman diyagramlarında diğer tüm uzamlara dik bir eksenle ifade edilmektedir ve Minkowski uzayının işlevselliği burdadır.
Buraya kadar vardığımız sonuç şudur: zaman kuantalı (kesikli ve sayılabilir) ve ancak dolaylı ölçülen bir niceliksel kavramdır. Demek ki ikincisi birincisinden daha doğaya yakındır. Ancak kuantanın küçüklüğü ve bizi alakadar etmezliği bu durumu gizli kılmaktadır. Ve fakat kuantalanmış bir nicelik olarak zaman ve değişim probabilistik bir yapı kazanmıştır. Dolayısıyla değişimler probabilistktir.
Burda bir parantez açıp toplumsal olaylara bir geçiş yapalım ve devrimleri ele alalım. Devrimler, rejim veya toplumsal düzenlerin ani değişimleridir. Ancak apriori olarak tersinmez süreçlerdir. Örneğin; sanayi devrimin geçirmiş dünyada sanayi kurma imkanı ve bunu sağlayan bilgi birikimi kaybedilmediği müddetçe sanayi öncesi toplumların yaşayışlarını geri getirmek imkansızlaşacaktır. Bu diyalektiğe selam çakmamızı gerektiriyor. Sonuç olarak bu entropinin artış eğilimine de uygun bir davranıştır. Her halükarda kesikli kavrayış daha doğal ve anlaşılabilir olmaktadır.
Yine de bu kesikli davranışı anlatanlar bu zamana kadar deterministik dilden vazgeç(e)memiştir. Bunun en önemli nedeni mevcut dönemlerde insanlığın sahip olduğu bilgi birikiminin yetersizliği.
4
Ancak yine de bu görüşlerin temsilcileri bu duruma dikkat etmemiş, determinizmi sadece kişilerin bilinçlerinin yadsınmasının eleştrisi üzerinden terketme eğiliminde olsalar da bunun oluşturduğu evrenselleştirememe sıkıntısını göz ardı etmektedirler. Nitel çalışmaların stokastik güvenilirliğinin olmayışı ve bu nedenle çalışma sonucu varılan sonuçların genelleştirilememesi ve her zaman güvenilirliği tartışılır hale getirmesi söz konusudur.
Daha fazla konudan sapmadan sıkıntının ölçme sorunundan kaynaklandığını ortaya koymalıyız. Bu kişiler arası algıların göreliliğinden kaynaklı oluşan neden-sonuç flulaşmasından farklı bir flulaşmadır ve nicel araştırmalar da bu sıkıntıyı yaşamaktadır. En nihayetinde burda da nitel araştırma yanlıları kazanmakta ve göreliliğin etkisinin sonuçları değiştirme etkisi üzerine duracaktır. Bu sıkıntı belirsizlik ilkesinin ta kendisidir. Bir olguyu daha küçük gruplarda çalışmak olgunun algılanışının kavranmasını keskinleştirecek ancak genelleştirilmesini zorlaştıracakken tam tersi durumda daha genel bir sonuca ulaşılırken olgunun kişilerin zihninde nasıl algılandığı es geçilecektir. Fakat burdaki toplumsal sabit nedir? Bu ayrı bir tartışma olacaktır.
Bu bağlamda sosyal bilimler ve özellikle tarihçilerin kullandıkları dildeki determinizmi ve pür neden-sonuç ilişkisine dayanan dili terketmesi ve olasılıkçı dili yerleştirmesi gerekmektedir ve bu duruma dikkat edenler tarafından şükürler olsun ki uygulanıyor.
Ancak mevzu tek tek bireylerin bilincinden kaynaklı belirsizlikler değildir. Bazen toplu olarak insan hareketleri de stokastik ölçüm belirsizlikleri gösterecektir.
Bu algılayışın en güzel örneği Rosa Luxemburg'un “Ya Sosyalizm ya Barbarlık...” özdeyişidir. Bu sözle Rosa yoldaş tüm insanlık önüne iki seçenek koymuştur ve ikisinden birinin gerçekleşme ihtimalini insanlığa bırakmıştır.
Artık zamanın bu diyalektik davranışını inkar etmek mümkün olmamaktadır. Fakat bu zamanın tek yüzüdür. Diğer yüzü ise sürekliliktir. Uzun süreli olayları ele aldığımızda çok küçük zaman birimleri ve zamanın bu şekildeki kesikliliği flulaşacak ve sınırlarında birbirinin içine giren daha uzun zaman dilimleri üzerinden bir algılama ve yorumlama söz konusu olacaktır. Kuantum mekaniğinde bu olayı çözen ve kuramcısının adıyla anılan bir teorem mevcut: Ehrenfest Teoremi... Bohr karşılama ilkesi gereği kuantum mekaniğinin yüksek enerji ve çok parçacıklı durumlarda klasik fizikle aynı sonuçları verdiğini gösteren bu teorem zamanın bu davranışını açıklarken de işe yarar. Zaman hem kesikli hem de sürekli bir hal almış olur. Bu süreklilik neden-sonuç ilişkisini ve determinizmi gündeme getirir. Bu da evren veya toplum tarihçilerinin işini kolaylaştırır.
Bu aslında biz fizikçilere çok tanıdık gelen bir durum ve yine zamanın doğal olmayan bir nicelik olduğunun göstergesi. Çünkü biz zamanı maddenin konum ve biçim değişimleri sayesinde algılıyoruz. Dolayısıyla maddenin küçüldükçe ve yoğunluğu azaldıkça tabi olduğu olasılıklı davranışlar zamanı algılayış şeklimizide olasılıkçı bir hal alıyor. Yani elimizdeki problem ve bu problemin yapısı onu tartışma ve çözme sürecinde kullandığımız zaman algılayışını ve zaman dair dili de biçimlendiriyor.
Zamanın doğal bir nicelik olmadığı ve değişimin içsel ve dolaylı yoldan ölçülebilir bir fenomeni olduğu gerçeğini kavramış bulunuyoruz. Dolayısıyla zamanın algılanışının (devrimsel veya evrimsel) değişimin tabi olduğu yasalardan, teoremlerden ve yorumlardan nasiplenmesi gerektiği ve aslında öyle de olduğunu görmüş oluyuruz. Ve büyük bir ironi olarak yazar bu yazıyı yazarken uzun bir süre kaybetmek yani uzun bir değişim silsilesi geçirmek zorunda kaldı.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mate'li Ubuntu 14.04.1: Aslı Varken Taklidine Kim Bakar?

Malumu olanlar bilir, Ubuntu 14.04 sürümünden beri Linux Mint ekibinin geliştirdiği Gnome 2 çatallaması Mate masaüstü ortamını da portföyüne ekledi.

Hafif ve eskiden beri Gnome kullanan gavurcası "geek user" diye tabir edilen kitleye hitap eden bu nostaljik masaüstü, Gnome 3 ile gelen Ubuntu'nun  Unity ve Gnome Shell arayüzlerine ısınamayan bu kitleye ilaç gibi gelmişti. Birlikte doğan kardeşi Cinnamon ise bir Gnome Shell çatallaması olarak doğdu fakat sonradan büyük ilgi görünce Linux Mint ekibi işi büyütüp ayrı bir masaüstü ortamına dönüştürdü Cinnamon'u.

MacOS ile Dört Ay

Mac’e geçişimin üzerinden dört ay geçmiş ve ben fark ettim ki bundan hiç bahsetmedim. Ben de bu işi dört ay sonra yapayım dedim. Bu yazacaklarım profesyonel bir karşılaştırma yazısından daha çok gündelik kullanımlarda hayatımda nelerin değiştiğini tespit etmekten başka bir şey değil. Böylece son-kullanıcı tartışmalarına da bir yönüyle katkıda bulunmak istedim.

"Linux Kullanmak Zor Abi!"

Bu yazı bir yazı dizisinin ilk bölüm olarak düşünüldü. Yazı dizisinin öncelikli hedefi Linux'un zor bir işletim sistemi olduğu yargısını yok etmek ve bu konu özelindeki bazı ayrıntılara değinmek. Ayrıca yazı sırasında bazı terimleri okuyucuya referanslarla tanıtmak hedeflenmiştir.

Kime bir Linux dağıtımı kurmasını önersem başlıktaki tepkiyi alıyorum. Zor mu gerçekten? Tabiki... Ama bilgisayarı ilk eline alan önyargısız bir kişi için "herkesin gözdesi Windows",veya Ios ile herhangi bir Linux dağıtımının zorlukları aynıdır. Annem bilgisayar kullanmaya evdeki Ubuntu yüklü bilgisayarda başladı ve şu anda hala Ubuntu kullanıyor. Kaldı ki Linux'a geçmesini önerdiğim bu insanların bir çoğu bilgisayara yabancı insanlar değiller ve Windows ya da Ios kullanıyorlar. Fakat yine de zor buluyorlar Linux'u kullanmayı. Neden peki?


İlk önce bunlardan bir kısmı elinde bir Linux dağıtımı olan Android işletim sistemli cep telefonlarını kullanıyorlar. Fakat ne kullandığını bilmeme bi…