Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Depression II: Maslow'un İhtiyaçlar Teorisi...

Geçen sene beğenilen bir yazı yazmıştım: Depression... Çok beğenilince ikincisi zorla çekilen filimler gibi bir yazı yazmak isteyip, bu yazı üzerinden parsayı toplayacağımı hayal edip, orgazm olabilmek istermiyim? Beni tanıyanlar hayır diyecektir. Yapamam. Nedeni de çok basit; bunu yapcak imkanım yok. Ayrıca para hiç de olaylara yaklaşımımda etkili bir faktör değildir. Ama gelin görün ki oturttular arkideş. Benim gibi bir adamı para kazanmayı ön plana çeker hale sokturlar. Nasıl mı oldu? Anlatayım...


Ama burada Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine* bir dikiz atıp dönerseniz benim işimi kolaylaştırırsınız. Bakın buraya linkini bilem verdim. Üşendiğinizi bilmekteyim lakin araştırmacı yazarlıktansa araştırtıcı yazarlık olayını ortaya atmaya çabaladığımı belitmek isterim. Zaten okumayacaksanız ve de bu herifçioğlunun söylediklerini bilmiyorsanız bu yazıyı daha fazla okumaya çalışmayın. Kısacası; "Okuyun ulan, Torlak Qemâl'in adıyla okuyun!.."

Şehitlik Üzerine

Şehit* kelimesi bir ideolojinin dogmatik bir yapı olup olmadığını tespitte turnusol kağıdı görevi görmektedir. Yani bir fikir hareketinin şehitlik kavramına sarılışı ile dogamtikleşmesi arasında bir korelasyon olduğunu söyleyebiliriz. Dünyevi bir hareketin bu eğilimi, onun bilime ve özeleştiri-eleştiri mekanizmasına yabancılaşmasının da bir ölçüsü olur.

Şehitlik kavramının altında ise bir acı ve şiddet pornografisi ve sado-mazoşist bir ruh hali mevcuttur. Dolayısıyla bu ruh halini en iyi yansıtanların Muharrem ayı ritüelinde kendilerini zincirleyen caferiler olduğunu söyleyebiliriz. Bu pornografinin ürünleri olan insanlar, bu acı zincirinin bir halkası olmak için can atmaya başlıyorlar. Bu kişisel varoluşunu çevresi üzerinden tanımlayan sosyologların cemaat dediği toplumlarda oluyor.

Mustafa Filmi Üzerinden Bir Kemalizm ve Cumhuriyet Tarihi Kritiği

Uzun süredir yaz(a)mıyordum, artık bir el atayım dedim. Ancak hamlığı zor bir konuyla atmak zorundayım. Dün Türkiye'de Cumhuriyet'in ilan edilişinin 88. yıl dönümüydü. Dolayısıyla medya "konsept yayınındaydı". Ben de bundan biraz faydalandım doğrusu. Dumanı üstündeyken izlemeyi tercih etmediğim Can Dündar'ın Mustafa adlı belgesel-filmini izledim. İzlerken kafamda solun 40 yıllık o büyük kavgası belirdi. "Kemalizm sol mudur?" sorusuna verilen yanıtlar, "Kemalizm sol değildir. Ancak Sol-Kemalistler ve Sağ-Kemalistler söz konusudur." gibi tespitler kafamda döndü döndü durdu ve Kemal Paşa'nın her bir veczi, her bir anısı ile kafamda benim de bu sorulara verdiğim yanıt değişti değişti durdu.

İlksel Birikimin Sürekliliği: Kapitalizm'den Tekelci Düzene Sermaye Birikimi

Dünya çok hızlı ve enteresan bir biçimde değişiyor. İnsanlık hiç tahmin etmediği yerlere savruluyor zaman içinde. Yaşanan olaylara dair bilgiler Baudrillard'ı andıracak cinsten. Dolayısıyla yaşarken birçok şeyi yorumlamak zorlaşıyor her geçen gün.

Ancak ben bugün artık bakılabilecek bir zamana dair yazacağım. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile okuduğum Joma Nazpary'nin Sovyet Sonrası Karmaşa: Kazakistan'da Mülksüzleşme ve Şiddet adlı kitabından yola çıkacağım. Kitapta Kazak milliyetçiliğinin neler yaptığını ve kimleri nasıl etkilediğini, ve özellikle nasıl mülksüzler yarattığını, mülksüzlerin hayatlarını nasıl belirlediğini anlatıyor yazar.
O bu olaylara farklı bir gözlükle bakmış ancak ben olaya Marx'ın iktisada kazandırdığı bir başka kavramla bakmak istiyorum: ilksel birikim**.(1) Sermayenin kökenini açıklayan bu teori özetle zorla kapitalistleştirmeyi anlatır. Bu zor kapitalin birikmesini(accumulation) sağlayan iktisadi ve/veya iktisadi olmayan bir nitelikte olur.

Korkmaktan Korkmak: "Terörle Mücadelede" İdeolojik Silahlar

"Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur-i Mahşer'de divan dururlar.
Harami var deyip korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var?"

Karacaoğlan 




"Terör ya da terörizm, siyasal, dinsel ve/veya ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere; resmî, yerel ve genel yönetimlere yönelik baskı, yıldırma ve her türlü şiddet içeren yolun kullanımıdır. Terör uygulayan organize gruplara terör örgütü; terör uygulayan şahıslara ise terörist denir." *

Bu tanım Vikipedia'dan alınmıştır. En genel geçer tanımı budur terörün. Tarihte ilk kullanımı Büyük Fransız Devrimi'nin en devrimci olduğu 1793-94 dönemi için olmuştur. Sözcük kaynak olarak gerici bir fikrin ürünüdür. Netekim aynı fikriyat tarafından benimsenmektedir. İlk restorasyonun bahsedilen dönem için kullandığı bu ad Fransa'nın en hızlı değiştiği dönemdir.(1)

Murat Belge'nin Belgeselliği: Sol İçin İbret-i Alem "Entellektüel" Belgeseli

Geçen hafta Radikal'de bir röportaj yayınlandı. Pek entel zat olan Belge, Murat entelektüel duyarlılığı ile bu hükümetten beklentisi olmadığını söyledi. Pek önemli laflar etmişti kendi entelektüelliğinden. Zaten solun tarihini ve tüm külliyatını o bildiğinden komünistliğini rahatça ilan ederken AKP kuyrukçuluğunun devrimcilik ve ilericilik olduğu fetvasını da verdi.

Ama bu komünist ve liberal eklektizminin doruklarında, televizyondaki münazaralarında o bol sigaradan iyice bitmiş bir de üzerine artık usanmış bir "entelektüel" ve Gündüz Vassaf'tan daha geriden yorumlarıya komünistliğini de ilerletiyor. Ceketini sırtına atmış pozları, yorgun ve bitkin tavırlarıyla tam bir "post-modern bıkkın aydın" imajı ile alttan alta kültür-endüstrisine katkıyı da unutmuyor.

Asıl belgeliğini ve belgeselliğini ise seçimden önce "bir adam ölmüş" şeklindeki incileriyle yorumladığı Hopa'daki imam'ın ordusu'nun terörünü büyük bir Ergenekon komplosunu önlem…

Tembellik Hakkının Afili Reddiyesi: Plajlı ve Denizli Tatil

Yaz geldi ve pek tuhaftır ki toprakla uğraşan eski atalarımızın ve şuanda çiftçilik yapan insanlarımızın aksine diğerlerimiz bu mevsimi tatil olarak algılamaktalar. Tatil bir çoğumuza kış aylarında bir paye nerdeyse ulaşılmaz bir makam gibi gelmekte. İşte sorun belki de bu yanılsama ile başlıyor. Yanılsamanın temeli ise temel olarak kapitalizmin kendi düzeni içerisinde. Bu çarkın adına "Emeğin Yeniden Üretilmesi" deniliyor bir takım muzır neşriyatta.

Peki yanılsamayı anlamak çok mu zor. Aslında değil ancak biraz tersten okuma gerektirmekte biraz da fazla sorgulama. Bunlar sizde var ise tatil manasını kaybetmiş hatta düşman bir yapı olarak karşınıza dikilecektir.

Okuma nerden başlamalıdır derseniz hemen söyleyelim: "Neden tatil yapıyoruz?".

İstikrar Tüm Kötülüklerin Anasıdır

Bu yazı Levent Orhan tarafından yazılmış ve Yeni Harman dergisinin Mart-2011 sayısında yayınlanmıştır.

Irmaklar açtığınız kanallardan geçmek zorundaydılar, hayvanlar çevirdiğiniz yerlerden geçmemek. Yağmurlar evlerinizin içine yağmamak zorundaydı. Sevişmek bir ödev, uyumak bir görev, uyanmaksa bir zorunluluktu. Ağaçlar size elma, armut, erik ve kiraz borçluydular. İnsanlar çocuk. Çocuklar yaşamak. Hayvanlar bal, süt, tereyağı. Ormanlar yakacak.


Her şeyi, olmadığı ya da olmak istemediği birşey olmaya zorlayan bu işleyişi sürekli kılan şeye nizam diyorlar. Bu nizamın esenliğine ise istikrar.

Musa Peygamber asasını gökyüzüne kaldırdığında Nil Nehri'nin batı kıyılarında her şey yolundaydı aslında. Bildiğimiz kadarıyla hiç bir şikayeti yoktu Firavun'un. Kudüs'ün bozulmaması gerek bir nizamı vardı İsa Peygamber geldiğinde. Üstelik Romagücüyle teminat altına alınmış bir nizam. Söyledikleri Musevilerin de duymak istemediği şeylerdi.

Türk Gericiliğinin Bitmeyen Ütopyası: Yeni-Osmanlıcılık

Herşey 24 Temmuz 1908'de başladı belki de. O gün Enver Paşa ve Resneli Niyazi öncülüğünde İttihatçılar yaz sıcağında büyük bir adım atıyorlardı. En sıcak işlerden birini, dağdan inerek bu toprakların ilk devrimini yapıyorlar; askıdaki meclisi basıp padişah II. Abdülhamit'i tekrar meclisi açmaya ve seçimleri yapmaya zorluyorlardı. Osmanlı gericiliği 31 Mart'a (Şimdiki takvimle 13 Nisan 1909) kadar dayandığında ilericileri yine başkent dışından kurtarıcılar kurtarıyorordu ve Hareket Ordusu gericileri püskürtüyordu. Kurmay başkanı tesadüf olmasa gerek Kemal Paşa'dır.

Bir Seçim Yazısı 3

Son biri iki günde olanlar seçimin ardından gelmesini beklediğimiz olaylardı. Hatip Dicle'nin vekilliğinin düşürüleceği çok aşikardı. Ancak olaya başka şeyler de damgasını vurdu. Ergenekon'un yüce, pek özel ve güzel yetkilere sahip mahkemesi Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal'ın tutukluluklarının kaldırılmasını reddeti. Medya bunu "Cumhuriyet Tarihi'nin ilki" olarak lanse etti. Gelelim bu ufak girişten sonra bunu nasıl anlayacağız faslına.

Bir Seçim Yazısı 2

Aslında bu yazı da çözüm önerisi yazacağımı yazmıştım ama bunu bu serinin sonuna bırakmaya karar verdim. Yazmak istediğim başka şeyler var. Bunun nedenlerinden biri ise seçimlerin ardından CHP'de II. Kemal'in kellesinin kazan kaldıran yeniçeri edasıyla istenmesi... %26 başarı mıdır tartışmaları düz kemalistleri bağlasa da asıl sorgulanması gereken şey bu olmasa gerek. Peki üstüne düşünülmesi gereken sorun nedir? CHP hangi soruları cesaretle cevaplamalıdır.

Trenler...

İki sene evvel yazılmış... Bugünkü yolculuk hatrına yayınlayalım dedik.

İki gündür Railroad Tycoon 3 oynuyorum. Ve azılı bir kapitalist olmak ile verilen görevleri halletmek arasında gidip geliyorum. Oyunun yapay zekası gelişmediğinden pek zorlanmasamda yine de her görev kolay kolay tamamlanmıyor.

Neyse canım size ne bundan. Ben asıl trenlerden bahsedeceğim.

Bir Seçim Yazısı 1

TBMM'ne girecek 550 insanın seçildiği günün ertesindeyiz. Söylenecek o kadar şey var ki. Ama en çok "kemalist"* zırvaların artık biteceğini düşünüyorum. (En azından bu zeka seviyesindedirler diye umuyorum.) Öte yandan bundan yaklaşık 100 yıl evvel barbarlık ve sosyalizm seçeneğini gayet güzel bir pratik test sorusu haline getiren Rosa Luxemburg ablamızı da selamlamayı bir borç bilirim.

Ankara Manifestosu

Aslında insanlık için bir anlam ifade etmeyen bir ömrüm var. Bu ömrümün yarısından biraz fazlası da bu şehir de geçti. Yani aslında beni ben yapan birçok şey bu şehre ait. Bu şehir benim her şeyim. Aşık olduğum, şiir yazdığım, sokaklarında gülüp ağladığım. Koştuğum... Kavga ettiğim, polisle çatıştığım. Hep bu şehirde yaptım bunları. Ama yine bu ömrümün bu yarısına yakın süresi boyunca "Denizsiz Şehir" yaftasını yiyen bu şehirde hep aşağılık kompleksine sahip olmamız beklendi. Burayı sevmenin başka bir yeri sevmemize, denizi olan bir şehri sevmenin ise burayı sevmemize engel olduğunu empoze etmeye çalışıp durdu deniz insanları. Anlayamadık, hep bocaladık biz de. Şimdi ise bu şehre sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

Doğa, Bahar ve Tembellik Hakkı Üzerine Teati

Doğa nedir? Felsefe Terimleri Sözlüğü'nden kopya çekersek eğer; " 1. Her var Ana olmak kendisine pek yaraşmakta.
olanın doğuşunda özünü kuran şey. 2. İnsanın koyduğu kuruluşlar, biçimlerle (kültür, sanat, teknik) karşıtlık içinde, kendi kendine oluşan, biçimlenen. 3. İnsanın karşısında olan, ona yabancı, bu yüzden de bilinmeyen, kendi gücünün üstünde olan, onun dışında olan. 4. Koyumların (konulmuş olanının = thesei) karşısında, kendiliğinden olan; yapma olana karşı doğal olan. 5. Duyulur, algılanır dış nesnelerin tümü. 6. Evren. 7. Herşeyi kuşatan gerçekliğin tümü (doğa ya da Tanrı). 8- Yaratıcı, oluşturucu güç. 9- Doğurucu, besleyici, koruyucu "doğa ana." 10- Doğa bilimlerinin konusu olarak, değerlerin dışında olan gerçeklik: canlı ve cansız doğa. 11. Nedensellik yasasının egemen olduğu alan. 12- Düşüncel (ideal) varlıklardan ayrı olarak gerçek olanın varlıkbilimsel ilkesi. 13. Bir bireyin kendine özgü çizgilerinin tümü; bir bireye özgü olan nitelikler…

1 Milyon Canlı Para: Bilginin Liberalizasyonu ve Cehaletin Normalizasyonu

Aylardır televizyonda  bir bilgi yarışması var. Bu ilk bilgi yarışması programı değil yapımcılar tarafından yapılan. Ancak bu yarışmayı diğerlerinden ayıran bir özellik daha var. Bilisiz ekiplerin (format gereği iki kişilik bir grup yarışıyor.) büyük bir cesaretle katıldığı bu yarışma diğerlerinden bu yönüyle ayrılıyor. Çünkü burda tahmin edebilme üzerine oynanabilecek bir kumar söz konusu.

Peki burda anormal olan nedir diye sorabilirsiniz. Anormal olan şu ki yine eski yarışmalarda katılımcıları yaş ortalaması yüksekti ve görece eski eğitim sisteminin yetiştirdiği kişilerdi. Ancak bu yarışmada eğitim seviyesi belki daha yüksek olsa dahi düşük yaş ortalaması ile yine kendisini diğer yarışmalardan ayırmakta. Peki bu gözlemlerden varabileceğimiz sonuç nedir?

Yılbaşı

İnsanoğlu pek garip. Sürekli bir uzayı hiç bir zaman tasavvur edemez. Hep bir şekilde kesiklileştirir. Ancak istisnadır ki kuantum kuramı henüz tam manasıyla anlaşılamamış belki de tek kesikli anlayışa sahip kuramdır. (ustalarının tevazusu da göz önüne alınırsa)

İnsanlık sayma sayıları denen pratik sayıları gündelik hayatın içerisinden çıkardı. Gündelik hayat insana büyük oyunlar oynadı ve bu oyunun kafa karışıklığını bir çok dilin çoğul ve tekil isimleri sınıflandırmasından sezebiliyoruz. Doğada sayılabilen ve sayılamayan nesneler mevcut. Ancak insanlık durmaz ve soyutlama yetisyle ölçmeyi icat eder. Bu sefer de ölçme işi yine discrete olarak bölünmüş bir referansa göre bir nevi sayma işidir. Ama insanlık, çok enteresandır ki, buna rağmen ölçtüğü nesneyi yine sürekliliği ile algılar ve kullanır.