Ana içeriğe atla

Sümsünün Gerekliliği...

Bilmeyenlere söyleyelim. Ankara’nın herhangi bir yerinde yaşar Dayı Kemal. Sadece yaşar. Yaşadığını nerden biliyorsunuz diyenlere düşünüyor ve üretiyor da o nedenle cevabını verebiliriz. Düşünüyor ve üretiyor.

Üretiyor derken kol gücüyle üretmekten bahsetmiyorum. Tabî ki bu denilen de önemli bir uğraştır. Ancak o fikir üretmeye çabalar her gün, gerçekten "kıraathane" adını hak eden kıraathanesinde. Okur ve okutur orada. Okumayı bilenler okur onu. Anlaması kolay değildir. Belki çok basit cümleleri vardır ve hatta küfürlüdür de ağzı ama onun içindekini anlaması belki de daha zordur bazıları için.


Freud’u sevdiğinden midir bilinmez şakanın içindeki ciddiyeti anlayanlar içindir onun söyledikleri. Bir modern “Sakallı Celâl” örneğidir aslında. Kimse görmemiştir onu bunları anlayabilecekler dışında.

Varlığıyla zaten sisteme ters düşer. O her şeyin değersizleştirilip daha sonra para ile anlamlandırıldığı bu dünyaya hep ters düşer gidişatlara(Onun tabiriyle: gâvurcası rejimleredir.). Hep bir kavgası vardır. Anlamlı kavgalardan hazzetmeyen bir toplumda bu kadar kavgası olan adam da sevilmez aslında. İçten içe hırs beslenir ona. Kimsenin baş kaldırmadıklarına baş kaldırır bazen ve o nedenle kendi içlerindeki “Dayılarını” bastırıp nereyle kavga edeceğini bilemediği için eve gelip evdekilerle, maçta rakip taraftarlarla, trafikte hata yapanlarla hep kavga edenlerin düşmanıdır Dayı Kemal. Dıştan belki de sevilecektir ama ona içten beslenen duygular yüzeysel bakıldığında küçümseme ve alay etme olsa da derin manası kendi gösteremediği cesareti onda gördüğü için kuvvetli bir kıskançlıktan ve nefretten başka bir şey değildir. Onun hayali varlığından bile tiksinirler aslında. Dışardan helal olsun dense de… Çünkü o varlığıyla onun o doğulu miskinliğini ve problemi başka mercilere ve kişilere havale etme zevkini tehdit eder. Onun varlığı bu kolaycılığı yaparken rahatsız olmaktır. Miskinlikten dolayı kendinden utanmaktır onun varlığını bilmek.

Şimdi neden anlattım burada Dayı Kemal’i? Bir haftadır onlarca şey gördüm şu dünyanın düz sanılan yuvarlağının üstünde. Hakkını öyle ya da böyle arayan insanların nasıl yalnız kaldıklarını mı dersiniz yoksa “entelektüel” olmasını ve toplumun sorunlarına dair bir iki laf etmesini beklediğiniz bir öğretim görevlisinin topluma nasıl yabancılaşıp bu sorunlardan kendini nasıl sıyırdığını mı? Otobüs işgali sonucu otobüs göndermeyen belediye ve valiliğe sinirleneceğine “Otobüs işgal etmenin ceremesini çekin şimdi.” diyerek kendi koyunluğunu temize çıkaranları mı görmedim, dünya yansa bir horum otu yanmayacakları mı?

Bu yabancılaşma nasıldır bilmiyorum ama dünyayı sakalları kırçıllaşmış adamların değiştireceğine inanıyorum. Ama bu adamları artık sadece söz söylerken değil bir şeyler yaparken görmek istiyorum. Ama ne yapacaklar? Konuya bir örnekle gireceğim

Çimlerin temizliği üzerine geçen bir konuşma idi. Üç arkadaş otururken çimlerde biri artık duramayıp ve “Abi, neden bu izmaritleri ve çöpleri çimlere atarlar? Yarın gelip bu yere yine onlar oturacak.” diye isyanlara başlayınca ötekisi “Oğlum, yaptıracaksın bunlara sabah 8–9 mıntıka temizliği bak bakalım atıyorlar mı bir şeyi bir daha bahçeye?” şeklinde yanıt verdi. Haklıydı.

Sanki bir faşist diktatörlük istemişim gibi gelecektir bazılarınıza, hak vermem yukarıdaki fikre. Ama hayır değil… Neden değil derseniz ucu derinlerde bu nedenin. Ortaçağdan çıkarken ikinci ortaçağın içine düşen bir toplumuz biz. Daha ağa’nın ve padişahın mülkü zihniyetini yeni terk ederken tekrar benimsettiler onları bize.”Dünyada yeni-faşizm” olarak örgütlenirken “Neo-Liberalizm” bize de zorla dikte ettirdiler darbe düzeniyle bu ikinci karanlığı. Obscurantist darbelerle düşünen sorgulayan insanları temizlendi bu memleketin. 1960 baharında “Meydanları Zapt Edenler” de bu cumhuriyetin evlatları idi bugün bu kölelik düzenine razı olanlar da… Cumhuriyet başladığından 10 sene sonra bitirildi.10 sene yaşadı bu cumhuriyet. Meyvelerini tam tohumluyordu ki geldi bir “Filizkıran Fırtınası” ve aldı götürdü tüm iyi şeyleri ve tekrar tekrar…40 yıl boyunca tekrarlandı bu her 10 yılda bir.

İlk önce sistemin istediğine düşündürülenler yaratıldı. Şimdi ise düşünmeyenleri imal etmekle meşgul toplum mühendisleri karanlıkçıların… Eleştirilmeye başlanmışken Kemalizm ona muhtaç duruma düşürüldü bu toplum. Ve Spartaküsler aramakta birileri. Ama yok çıkmayacak onlardan yeni birileri…

“Sümsü ile hareket edenler” diyoruz biz bunlara. Hayvanları kırsalda inat ettiler mi sümsüyle çalıştırırlar. Sistemin hayvandan bile aciz konuma düşürdüğü bu insanımsılar sürüsünü ancak Sümsü harekete geçirebilir. Ve ancak Sümsü yiye yiye öğrenecekler hayvan olmadıklarını. Ve Sümsü yiye yiye Sümsü yememeyi öğrenecekler. Ne zaman yemeyecekler sümsüyü? Düşündükleri zaman… O zaman akılları başlarına geldiğinde anlayacaklar ki az sümsü yiyorlar.

Bu kadar Sümsü lafını duymak hoşunuza gitmediyse eğer sümsücülüğe yol açmayın. Sümsü gibi vurun insanların zihinlerine laflarınızla. Direk beyinlerine tecavüz edin sümsü gibi acı hakaretlerinizle. Nasıl da akıllanıyorlar. Ama kesmeyin bir tanesi asla yeterli değildir.

Yıllar önce bu memleketin insanlarının %60’ı aptal diyen Aziz Nesin o günlerde çok eleştirilmişti ama şimdi hakkı her kesimce teslim ediliyor. Bize böyle laflar gerekli. Çünkü bu halkın artık aptallaştıran ve daha da aptallaşan (yerli veya yabancı) dizilerdeki, aptallık yarıştırılan yarışmalardaki, demokrasicilik oynayan sistem adamlarının meclislerdeki kavgalarının imajiner uzayından çıkarılması gerekli. Artık bu aşamada sanal kavgaların gündemleri ile uğraşılması abesle iştigaldir. Gündem zihinlerdeki çöplüğü temizleme olmalıdır. Bu mevcut sistem problemleri üzerinden yapılamayacaktır. Sistem buna izin veren enstrümanları bizlere kullandırmayacağı gibi bizlerin varlığını bile istemeyecektir. Marjinalleştirmek için elinden geleni yapacak başaramazsa yok edecektir.

Artık sümsüyle kafa ezme günü… Korkmayın ezmekten. Çalışmayan beyinleri akıtmaktan korkmayın. Onlar zaten gereksiz yere dünya kaynaklarından faydalanmaktalar…

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mate'li Ubuntu 14.04.1: Aslı Varken Taklidine Kim Bakar?

Malumu olanlar bilir, Ubuntu 14.04 sürümünden beri Linux Mint ekibinin geliştirdiği Gnome 2 çatallaması Mate masaüstü ortamını da portföyüne ekledi.

Hafif ve eskiden beri Gnome kullanan gavurcası "geek user" diye tabir edilen kitleye hitap eden bu nostaljik masaüstü, Gnome 3 ile gelen Ubuntu'nun  Unity ve Gnome Shell arayüzlerine ısınamayan bu kitleye ilaç gibi gelmişti. Birlikte doğan kardeşi Cinnamon ise bir Gnome Shell çatallaması olarak doğdu fakat sonradan büyük ilgi görünce Linux Mint ekibi işi büyütüp ayrı bir masaüstü ortamına dönüştürdü Cinnamon'u.

MacOS ile Dört Ay

Mac’e geçişimin üzerinden dört ay geçmiş ve ben fark ettim ki bundan hiç bahsetmedim. Ben de bu işi dört ay sonra yapayım dedim. Bu yazacaklarım profesyonel bir karşılaştırma yazısından daha çok gündelik kullanımlarda hayatımda nelerin değiştiğini tespit etmekten başka bir şey değil. Böylece son-kullanıcı tartışmalarına da bir yönüyle katkıda bulunmak istedim.

"Linux Kullanmak Zor Abi!"

Bu yazı bir yazı dizisinin ilk bölüm olarak düşünüldü. Yazı dizisinin öncelikli hedefi Linux'un zor bir işletim sistemi olduğu yargısını yok etmek ve bu konu özelindeki bazı ayrıntılara değinmek. Ayrıca yazı sırasında bazı terimleri okuyucuya referanslarla tanıtmak hedeflenmiştir.

Kime bir Linux dağıtımı kurmasını önersem başlıktaki tepkiyi alıyorum. Zor mu gerçekten? Tabiki... Ama bilgisayarı ilk eline alan önyargısız bir kişi için "herkesin gözdesi Windows",veya Ios ile herhangi bir Linux dağıtımının zorlukları aynıdır. Annem bilgisayar kullanmaya evdeki Ubuntu yüklü bilgisayarda başladı ve şu anda hala Ubuntu kullanıyor. Kaldı ki Linux'a geçmesini önerdiğim bu insanların bir çoğu bilgisayara yabancı insanlar değiller ve Windows ya da Ios kullanıyorlar. Fakat yine de zor buluyorlar Linux'u kullanmayı. Neden peki?


İlk önce bunlardan bir kısmı elinde bir Linux dağıtımı olan Android işletim sistemli cep telefonlarını kullanıyorlar. Fakat ne kullandığını bilmeme bi…